22 Aralık 2014 Pazartesi

Uyanma Zamanı



"Hadi uyan, geldik..."

Sol kolunun üzerine koyduğu başını kaldırdı yavaşça. Güneş ışığı rahatsız ediyordu yeni yeni açılmaya başlayan gözlerini. Sesin geldiği yöne doğru baktı, duraksadı. Tam başını yeniden kolunun üzerine koyacaktı ki yine duydu aynı sesi. "Kalk, uyuma, geldik."

Sakin, huzur dolu bir sesti duyduğu. Uzun zamandır böyle uyandırılmamıştı. Uyandırıldığı başka zamanlarda ise hep aynı şey olmuştu. Yeniden dalmıştı rüyalara, koparmıştı bağını çevresinden. Gerçek hayat gördüğü rüyalardan daha iyisini getirmiyordu ona. Belki de bu yüzden perdeleri kapatıp uyumayı tercih ediyordu yolculuk boyunca...


Uyandı bu sefer. Garip hissediyordu, garip ve bir o kadar sahici.

Olduğu yerde doğruldu önce. Arkasına yaslandı, etrafına bakındı. Perde açıktı, güneş dolduruyordu içeriyi. Camdan dışarıyı izledi bir süre. Sonra çevirdi başını. Öylece duruyor ve gülümsüyordu karşısındaki. "İyi misin?" diye sordu, iyiydi. "Ne çok uyudun, hep böyle uyur musun?"
Uyurdu. Çok uzun zamandır uyuyordu ve uyandırılmak istemiyordu. Daha önce de uyandırılmıştı birkaç kez ama sabahın köründe zorla kaldırılan birinin enerjisi ile devam etmişti bir süre ve ardından yeniden uykuya dalmıştı kendi isteğiyle. Kimse tam olarak uyandıramamıştı onu...

Başını "Evet uyurum." anlamında salladı. Karşısındaki başını eğdi biraz, gülümsemeye devam ediyordu. "Uyuma!" dedi. "Hadi, uyanma zamanı artık."

Ellerini tuttu, ne kadar sıcaktı elleri. Bunları söylerken yüreğinin sıcaklığı mı geçmişti ellerine, gerçekten düşündü bunu. Gözlerinin içi gülüyor, güldükçe söylediklerine yansıyordu.


Hiç durmayacakmış gibi giden trenin duracağına dair anons yankılandı heryerde, hem de bir anda. "İnelim mi?" dedi karşısındaki. Sıcacıktı hala elleri, gözleri gibi. İndiler; yavaş yavaş geçerek koridordan ilk kapıdan indiler nereye geldiklerine bakmadan. "Acelemiz yok dedi." karşısındaki. "Geze geze gideriz, yorulunca dinleniriz olmaz mı?"

Olurdu... Neden bilmiyordu ama olacağını derinden hissediyordu...

Aralık'14 istanbul
Kivanckoca@gmail.com
Twitter.com/kivanckoca

17 Ağustos 2014 Pazar

Kağıt Kesiği - 2. Bölüm "Neler Olacak?"



"Ne yapacaksın şimdi?"

Eve gitmek için çıktığı uzun yokuş boyunca bu soru geçti durdu aklından.

Ne yapacağını bilemiyordu. Dahası böyle birşeyle karşılaşmayı beklemiyordu.


Yine yapacağını yapmıştı işte. Sanki hayatını altüst etmemiş gibi bir de gitmeden önce böyle bir not bırakmıştı kitabının arasına. Üstelik onunla tanıştığı gün okumayı bıraktığı kitabının sayfalarının arasına yerleştirmişti notu. Biliyordu o kitabı yeniden okumaya başlayacağını ve notu göreceğini, bilerek yapmıştı. Bilerek acıtmıştı canını...

*     *     *

Güneşli bir pazar günü çok sık gittiği kahve satan dükkanlardan birinden kahvesini alıp kuytu bir köşedeki masada kitabını okumak istemişti. Üzerine ismini yazdırdığı kahveyi almak için beklemişti bir süre. Kahvesini alıp kuytuda bir masa bulduğunda içini mutluluk ve huzur aynı anda kaplamıştı. Elinde kitabı ve kahvesiyle dünyanın en huzurlu insanıydı o anda, öyle hissediyordu.

Sayfaları çevirdikçe ağır ağır dahil oluyordu tanımadığı birinin yarattığı belki gerçek belki de kurgu karakter ve hikayelere. Hayal ediyordu okurken onların yaşaduklarını, bazen gülüyor bazen düşünüyor bazen de "Bu benim resmen." diyordu.

Kendini kitabın akışına bıraktıktan bir süre sonra bir ses böldü huzurunu. "Pardon oturabilir miyim?" dedi ve cevabını beklemeden oturdu.

Başını kaldırdı, karşısında duran genç ve bir o kadar güzel kadına baktı. Yine her zamanki gibi kendisini tutamayıp kibar olmayan ama içinden gelen cevaplarından birini verdi:

-Oturdunuz zaten.
-Anlamadım.
-Oturdunuz zaten diyorum. Oturabilir miyim dediniz ama cevabı beklemeden oturdunuz.-Oturmayayım mı? Kalkmamı mı istiyorsunuz?
-Siz bilirsiniz.

Kadın öylece baktı yüzüne." Çok kabasınız." dedi ama kalkmadı masadan. "Kabasınız ama yine de şu an başka boş masa olmadığı için burada oturup kahvemi içmeye devam edeceğim."

*     *     *

Niye gelmişti bunlar şimdi aklına. Böyle tanışmışlar, bir süre kahve bahanesiyle aynı masada oturmuşlardı. Sonrasında biraz sohbet etmeleri birbirlerini tanımak için ilk adımları olmuştu.

Keşke olmasaydı.

Keşke hiç yaşanmasaydı onca şey...

Eve geldiğinde çok yorgun hissediyordu kendini. Az önce kitap okuyan o mutlu adam yoktu artık.

Kötüydü, hem de çok.

Elindeki kitabı portmantonun aynalı bölmesine hızlıca attı. Derin nefes aldı. Sahile gitmeden önce evde bıraktığı telefonunu gördü, eline aldı. Yeni bir mesaj gelmişti.

"Seni özledim, bu akşam ne yapıyorsun?" yazıyordu mesajda. Arasıra görüştüğü biriydi mesaj gönderen.

Hemen cevapladı mesajı: "Bir planım yok, uygunsan görüşelim."

Gönderdiği mesaja cevap geldi. Hızlıca duş alıp hazırlandı ve çıktı evden.

Kağıtta yazanı yapmayacaktı.Ama buna karar verdiğinde daha sonra yaşayacağı pişmanlığın nasıl birşey olduğunu bilmiyordu...

10 Ağustos 2014 Pazar

Kağıt Kesiği - 1. Bölüm / "Zamansız"


Yaz mevsimine göre soğuk sayılabilecek bir tatil günü öğleden sonrasında kitabını alıp denize karşı oturarak okumak istedi birkaç bardak çay eşliğinde.


Üzerine isminin yazılıp yüksek sesle çağırıldığı samimiyetten uzak kahve dükkanlarından sıkılmıştı. Uzun zamandır da gitmiyordu zaten, ayda yılda bir, bir arkadaşı çağırdığında; o da çok zorda kalırsa. 


Tüm haftanın iş yorgunluğunu daha iyi bir alternatifle atamazdı üzerinden. Kendi halinde, sessiz, sakin, huzurlu bir gün istiyordu. Çay, deniz havası ve kitabı; mutlu olmak için istediği şey bu kadardı.

*     *     *

Kitabını alıp kolunun altına gazete gibi sıkıştırarak çıktı evden. Merdivenlerden inerken apartmanın çıkış kapısına geldiğinde farketti evde unuttuklarını. Ne cüzdanını almıştı yanına ne de güneş gözlüğünü. Cebinde telefon, kolunun altında kitap, aklında güzel geçireceği günün hayali dışında hiçbir şey önemli değildi o anda.


Geri döndü ve hızlı adımlarla çıktı merdivenleri. Anahtarını almıştı, sevindi çocuk gibi onu da içeride unutmadığına. Kapıyı açtı, hızlıca bakındı etrafa. Cüzdanı çantasında olmalıydı, çantası holde olmadığına göre salonda bırakmıştı; öyle düşündü.


Ayakkabılarını çıkarmadan dizlerinin üzerinde gitti salona. Annesi geliyordu böyle zamanlarda aklına. Ne çok kızardı küçükken annesi bunun için ona. Anneye görünmeden eve ayakkabılarla girip alınması gereken şeyleri alıp çıkma çabası... Her seferinde ya yakalanırdı ya da ağzından kaçırırdı yaptığını. Gerçi annesi zaten bilirdi oğlunun huyunu, gerek yoktu saklamaya. İşte o zamanlardan kalmıştı bu "ayakkabıları çıkarmadan ama aynı zamanda yere basmadan evden birşeyler alma." oyunu. Onun gibi pek çok çocuk olduğunu da adı gibi biliyordu.


Şimdi annesi yoktu evde, onu görmesinin imkanı da yoktu ama yine kendi bildiği gibi ayakkabıları ayağındayken ama aynı zamanda annesinin de istediği gibi yerlere basmayarak gitti salona kadar. Önce çantasını buldu sonra içindeki cüzdanını aldı. Şanslıydı, güneş gözlüğü hemen kitaplığının önünde duruyordu. Onu da alıp yine dizlerinin üzerinde döndü geri.


Kapıya vardığında dizleri gerçekten acıyordu. Gülümsedi, "Beni ne hallere soktun be valide." dedi kendi kendine. Kalkıp dizlerini ovaladı birkaç saniye. Son bir kez çevresine bakındı ve yanına başka bir şey alıp almayacağını düşündü. Alacağı farklı bir şey yoktu. Hatta cebindeki telefonu çıkarıp ayakkabılığa koydu. Birkaç saat ulaşılamaz olmak hiç fena olmaz, düşüncesindeydi.


Artık hazırdı. Evden çıktı, hızlı adımlarla indi merdivenlerden; tıpkı 5 dakika önce çıktığı gibi.


Apartmandan çıkıp sahile doğru yöneldi. Hava evde hissettiği gibi değildi. Güneşli ve gayet sıcaktı. Oysaki camdan dışarı baktığında bir açıp bir kapanan hava soğuk olduğu izlenimini yaratmıştı onda.

*     *     *

Sahile vardığında biraz yürümek istedi önce. Deniz havasını içine çekerek, güneşin yakıcı sıcağı altında yürümek...


Sahi ne zamandır inmiyordu sahile, hatırlamıyordu. Yoğun çalışma, pek çok şeyle ilgilenme ya da sebebi her neyse işte; uzun zamandır kendine vakit ayırmadığını farketti. Herşeyden elini eteğini çekmiş gibi, kendiyle ilgili kendine özel kendi için yapabileceği hiçbir şey yokmuş gibi geçen boş bir zaman... Koskoca bir boşluk. Nedensiz, anlamsız ve bir o kadar uzun...


Çay bahçesini gördüğünde yine o çocuksu sevinçle doldu içi. Gölgede kendine göre bir masa gördü köşede. Gidip oturduğunda kolunun altındaki kitap da masadaki yerini almıştı artık. Şöyle bir baktı kitabın kapağına, dokundu usulca. O sırada garson geldi elinde çay bardağı dolu tepsiyle. Aldı hemen sıcak çaylardan bir bardak. Kitaba baktı bir süre kapağında elini gezdirerek.


Uzun bir süre önce okumaya başlayıp yarım bıraktığı kitabı kaldığı yerden devam ederek mi yoksa en baştan başlayıp mı okuması gerektiğine karar vermeye çalıştı bir süre. En baştan başlamaya karar verdi. 


Okuduğu bölümleri de hatırlayabileceğini düşünmüyordu zaten. Unutup gittiklerinin arasında bu kitabın ilk sayfaları da vardı muhtemelen ama o, kitabı okuyup bitirmek istiyordu.


Başladı, en baştan, yavaş yavaş... Bazen gülümseyerek bazen merakla okumaya devam etti. Bir yandan keyifle çayını içiyor diğer taraftan kitabı okumaya devam ediyordu. Sayfaları çevirdikçe uzun zamandır kendine ayırmadığı vakitler için bir taraftan da kızıyordu kendisine ama iyi hissediyordu şimdi, hem de çok iyi.


*     *     *

Kitapta bir bölümü daha bitirip sayfayı çevirdiğinde bir kağıt parçası çıktı sayfaların arasından. İkiye katlı kağıdı eline aldı ve açtı yavaşça. Kağıtta yazılanları okurken elleri titriyordu. Okudu, birkaç kez başa dönüp okudu; sonra bıraktı masaya kağıdı.


Yutkundu,derin nefes aldı. Böyle bir şeyle karşılaşmayı beklemiyordu. Elleri titriyordu. Garson gelip birşeyi olup olmadığını sordu. "Sıcaktandır, iyiyim." diye geçiştirdi ama iyi görünmüyordu.


Kağıdı aldı ve katlayıp kitabının arasına koydu. İçtiği çayların parasını ödeyip çıktı çay bahçesinden. Yavaş adımlarla yürüdü evine. Yürürken de düşündü.


Kağıtta yazanı yapacak mıydı? Bir yanı yapmaması gerektiğini söylüyordu. Bu hem kendisini daha kötü hissetmesine hem de herşeyin en başa dönmesine neden olabilirdi.


Ama ya tam tersi olur ve bu sefer başarabilirse? Herşey tam istediği gibi olabilirdi.


Ne olacağını görmesi için bir seçim yapması gerekiyordu...

Devam edecek....










11 Mayıs 2014 Pazar

Hayat Dediğin...


Gelen trenin sesini duyup rüzgarını hissettiğimde çoğu zaman koşarak indiğim metronun yürüyen merdivenlerinde öylece durdum bu sefer. Tren geldi, fren sesi çınladı kulaklarımda, duvarlardan sekerek ama kıpırdamadım.

Acelem yoktu bu sefer, öyle hissediyordum.

Merdivenlerin sonuna geldiğimde hareket etti tren. Koşanlar vardı, otomatik kapanan kapı için bir umut yetişmeye çalışanlar ama başaramadılar. Kapılar kapandı ve tren hareket etti. Onlar da benim gibi beklemeye başladılar.

 

Eskiden bazı zamanlarda ben de koşardım öyle. Sanki arkasından başka tren gelmeyecekmiş gibi umutsuzluğa kapılıp koşardım.

Zaman fazla değerli benim için, ömür kısa. Belki de çoğu zaman aynı kapısı kapanacağını bile bile koştuğum trenler gibi hızlandırmaya çalışırdım bazı şeyleri hatta olduramadıklarım için üzülürdüm; hem de çok. Ama sonra durup da arkama baktığımda aslında koşarken neleri kaçırdığımı farketmediğimi gördüm. Buna daha da çok üzüldüm ve vazgeçtim koşmaktan…

*          *          *

İstasyonda köşesi boş olan bir banka iliştim. Sıralı dizilmiş bankların hepsinde insanlar tek başlarına bankın tam ortasına oturmuşlardı. Herkes birbirinden uzak birbirine karşı soğuk ve oturdukları tahta bankın merkezinde... Bankın köşesine ilişmeden önce oturmak için izin de istedim nezaketen; merkezde oturan kişiden. İzin verdi merkezde oturan arkadaş soğuk soğuk “Evet” derken…

 

İnsanlar bence hep garipti hala da garipler. Bence de önce insan kendini düşünmeli ama dünyaları kendisinin yarattığını düşünmemeli. Farkına varmalı aynada gördüğünden daha fazlası olmadığının. “Kibir” ile “özgüven” arasındaki ince çizgiyi görmeli dahası ne olduğunu bilmeli.

 

*          *          *

 

Ve tavandan sarkıtılan televizyonlarda yazdı trenin gelmesine bir dakika kaldığına dair yazı. Ardından farlarının ışığını gördük, yaklaşıyordu. Bir anda giriş yaptı perona. İçindeki insanlar çizgi gibi görünüyorlardı.

Daha tren durmamışken ayaklandı banklarda oturanlar. Herkesin acelesi vardı. Bir ben oturuyordum bir de ileriki bankta başka bir kişi…

 

Tren durdu kapıları açıldı, inecek kişiler inmeden binmeye çalışanları izledim bir süre. İnsanların homurdanmalarını ve birbirlerine bağırmalarını izledim. Ardından yavaşça kalkıp bindim trene. Tam kapılar kapanırken arkama dönüp baktım camdan dışarıya. Koşanlar vardı her zamanki gibi; treni kaçırdığı için üzülen ya da üzülmeyen…

Oysaki farkında değildiler üzüldükleri şeylerin ne kadar boş, ne kadar saçma olduğunun… Birşeyleri kaçırdım diye üzülürken asıl kaçanın farkında olmadıklarının farkında değildiler. Eskiden benim olmadığım gibi…

Dip Köşe: Tüm Kıvanç Koca Yazıları ve daha fazlası için,


30 Nisan 2014 Çarşamba

Yakında!

Ne uzun zaman oldu yazmayalı...
Kalem kağıda küsmüş gibi geçti zaman ama dayanamadım.
Yeniden başlıyorum yazmaya.
Aşkla...
İnatla...
Umutla...

Yakında!