29 Eylül 2013 Pazar

Anahtar


 

 Elimde bir anahtar.

Elimde bir anahtar var ve bekliyorum kapının önünde. Ardında az çok ne olduğunu biliyorum, en azından tahmin edebiliyorum ama bir yandan da tahmin ettiklerimden korkuyorum. Olmasını düşlediklerimle olmasını istemediklerim arasında sıkışıp kalıyorum. Derin nefes alıp veriyorum.

Duruyorum öylece. Kapıyla bakışıyoruz karşılıklı. İç sesim "Bekle!" diyor. "Bekle, acele etme. Bu zamana kadar belki de bu yüzden hevesle açtığın o kapılar bir süre sonra ardından kapandı büyük bir gürültüyle. O yüzden bekle." Anahtar elimde bekliyorum bu nedenle.

Sonra gücüm azalıyor, başım dönmeye başlıyor; bir an sendeliyorum. Son anda duvara tutunuyorum, güç alıyorum ondan. Anahtarım düşüyor elimden. Ağlayacak gibi oluyorum. "Çok yoruldum." diyorum kendi kendime. "Çok yoruldum ve artık dayanamıyorum." Gözlerimi kapatıyorum, derin nefes almaya devam ediyorum.

Hiç beklemediğim bir anda bir el dokunuyor omzuma, irkiliyorum. Gözlerim hala karanlık, göremiyorum çevremi. Yavaş yavaş açılıyor sanki ışık. Duruyorum bir süre. Bakıyorum yüzüne. "İyi misin?" diyor. Cevap vermiyorum. "Anahtarını düşürmüşsün." diyor. Elinde anahtarımı görüyorum. Bana uzatıyor, almak istiyorum; yapamıyorum. "İyi görünmüyorsun." diyor. "Yardım edeyim sana."

Kapıyı açmak için anahtarı kilide takıyor, engellemek istiyorum. "Hayır, gerek yok, açmayacağım kapıyı!" Gülümsüyor, duruyor öylece karşımda. Bekliyoruz bir süre. Ne bir şey söylüyor ne de bir şey yapıyor. Kısa bir zaman geçiyor, anahtarı takıyor kilide, açılma sesi duyuluyor. İçim korkuyla doluyor, çekip kapatmak istiyorum bir an. İç sesim durduruyor beni. "Yapma!" diyor, "Bırak aralasın."

Derin bir nefes alıyorum. Kapı aralanıyor yavaş yavaş; içerinden ışık akıyor üzerime. Gözlerim kamaşıyor. Biraz korkuyorum ama kapı açılmaya devam ettikçe geçiyor korkum.

Kapı tamamen açıldığında bir adım atıyorum içeriye. Sonra durup arkama bakıyorum. Işıl ışıl gözleriyle yüzüme bakmaya ve gülümsemeye devam ediyor. "Gelmeyecek misin?" diyorum. Hiç tereddüt etmeden bir adım atıyor. Korkum azalıyor gitgide.

Sonra arkamızdaki kapıya dokunuyorum yavaşça, ağır ağır hareket ediyor ve kapanıyor. Birbirimize bakıyoruz, gülümsüyoruz. "Anahtar sende kalsın." diyor ve bana uzatıyor. Alıyorum anahtarı. "Kilitleyelim mi kapıyı?" diyorum, "Sen bilirsin." diyor; "Nasıl istersen."

Kapıyı kilitlemeden bırakıyorum. Önemli olan kapıyı kilitlemek değil, önemli olan sen istemediğin sürece başka birinin içeri girmesini önlemek; bunu biliyorum. O yüzden de anahtarı kapının arkasına takıyorum. Beni yoran, bizi yoran herşeyi kapının ardında bırakıyorum. İçimde huzura yakın bir his var.

Derin nefes alıp gözlerimi kapatıyorum. Işığa izin veriyorum dünyamı aydınlatması için.

2013_İstanbul

18 Ağustos 2013 Pazar

Hadi Yeniden


“Hadi yeniden hadi bi’daha,

Doğalım da büyüyelim mi?”*



Eskiden bitişlerin başlangıçtan zor olduğunu düşünürdüm, keza öyleydi de…

*     *     *

Sonra durum değişti. “Hoşça kal”ların dil ucuyla söylenebildiği zamanlara eriştim, ne kötü. Zaman ayırdığım, birşeyleri paylaştığım dahası “Bu kez onu buldum galiba!”yı düşündüren kişiden ummayacağım şeylerin gerçeğe döndüğünü gördüm. Affettikçe devamı geldi, devamı geldikçe affettim; suçluyum!

“Son” yazısını görmenize rağmen “Bir daha izleyelim mi?” dediğimiz filmler vardır ya; öyle yaptım ben de. Aynı filmi yeniden izledim hem de tek sahnesi değişmeden. Ne o değişti ne ben. Aynı sona eriştik bu sefer bazı sahneler atlanmış şekilde… “Yine” dedi sonra, “Bir şans daha.” Güldüm, sadece güldüm.

Nedenlerini sorgulamadım, bir önemi yoktu. Eskiden nedenine de bakardım sonucuna da. Şimdi ise nedenleri ile ilgilenmiyorum. Hafifletici nedenler midemi daha az bulandırmıyor; aksine “hafifletici” denilen neden(ler) daha da karıştırıyor içimi, aklımı. O yüzden sonuç önemli; bu noktaya nasıl gelindiği değil.

Suçlu aramamak lazım aslında ilişkilerde. Her iki tarafında haklı olduğunu düşündükleri şeyler mutlaka vardır ancak kim daha çok değer verdi konusunda gelince içi kötü oluyor insanın, derin bir nefes alıyor ve bir kadeh daha dolduruyor ardından. Boşaldıkça kaderler zehir daha hızlı akıyor çünkü; bunu biliyor…

*     *     *

Eskiden bitişlerin başlangıçtan zor olduğunu düşünürdüm, keza öyleydi de… Şimdi ise bitişlerin bir “Hoşça kal” demekten bile daha kolay olduğunu düşünüyorum. Bu nedenle iletişimi yok etmek en iyisi. “Dost kalalım” diye bir şey yok, kandırmayalım kendimizi. İnsan içini acıtan şeyleri tekrar tekrar anımsamak istemez çünkü.

İstediği tek şey olabilir, o da biraz huzur; hepsi bu…

2013 // İstanbul

*Pis’ton – Bu Yüzden şarkısından…

Dip Köşe: Tüm Kıvanç Koca Yazıları ve daha fazlası için,



4 Nisan 2013 Perşembe

Aşkın “-de” Hali



 

 

“Bazen koca bir şehri sadece bir

insan yüzünden seversin…”

 

 

Kendinden bile sakınmak diye bir şey var.

*     *     *

Hayat bu, her günü aynı, her günü neşeli, her günü güzel geçmiyor.


Gün oluyor, sıkılan ruhunuzun ilacını türlü türlü şeylerde arıyor ama bulamıyorsunuz. Zamanı geliyor, avazınız çıktığı kadar bağırmak istiyorsunuz, içinizi dökmek istiyorsunuz olduğunuz yere ama yapamıyorsunuz. Olmuyor, olamıyor.


Hep mutlu görünme çabaları, her şey güzel gibi davranma alışkanlığı ve “Hayat işte ne yapalım” a bağlanan haller…


Gün oluyor, o çaresizliğinizin ortasında biri gülümsüyor karşınıza geçip. Garipsiyorsunuz önce, hatta kabullenmiyorsunuz belki, sorguluyorsunuz ama gerçekliğini fark ediyorsunuz bir süre sonra; hem de çok kısa bir süre. Aynı sizin gibi, sizi anlayan; aynı sizin gibi hayata tutunmaya ve ona karşı gülümsemeye çalışan biri olduğunu görüyorsunuz.


Gün oluyor oturup düşünüyorsunuz iç huzurunuzu. En mutsuz olduğunuz, alıp başınızı gitmek istediğiniz anlarda bile çalan telefonu açtığınızda kulağınıza fısıldanan bir “Nasılsın?” ile bir anda güneş açıyor içinizde. Kötü dahi olsanız iyi hissetmeye başlıyorsunuz kendinizi. O “Nasılsın?”ın sizde yarattığı etkiyi hiçbir güç yaratamaz, biliyorsunuz.


Gün oluyor, gülen yüzünüzün sebebi oluyor O. Her zamanki neşeli haliniz katlanıyor, çoğalıyor. Haliyle aslında siz çoğalıyorsunuz. İçinizdeki huzuru hiçbir şeye değişmezsiniz; biliyorsunuz.

*     *     *

Aşk diye bir şey var, çok sevmek de… Dolayısıyla kendinden bile sakınmak diye bir şey de var.

Size bu huzuru veren insanı kıskanır, her şeyden de sakınırsınız…

Yeri geldiğinde kendinizden bile…

Nisan 2013 // İstanbul

Dip Köşe: Tüm Kıvanç Koca Yazıları ve daha fazlası için,




 

 

Gerisi Hikaye

 

“Sarıldığında içinizi huzurla dolduran biri varsa hayatınızda,
gerisini boş verin çünkü gerisi hikaye...”
Kıvanç Koca
Bir “Merhaba” ile başlar her şey… Basit bir “Merhaba!”
 
 
* * *
 
 
Hayatta her şeyin tükendiğini düşündüğünüz zamanlar vardır. “Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak, şundan umudumu kestim, bundan nefret ettim, ondan çok sıkıldım; aşk yok, meşk göreceli…” diyerek içinizden, dolaşırsınız ele güne karşı mutlu bir ifadeyle. Ama ruhunuz sıkılıyordur da kimsenin haberi yoktur.
 
İzlediğiniz filmlerden sıkılırsınız, okuduğunuz kitaptan zevk alamazsınız, yediğiniz yemek sadece karnınızı doyurur, tansiyonunuzu dengeler, açlığınızı yatıştırır; ruhunuza etkisi sıfırdır. Güçlü olmak için hayata karşı; direnirsiniz, “İyi olacak!” diye tekrarlarsınız içinizden sürekli ama o kadar kolay da değildir; bilirsiniz.
 
 
Gün gelir, “beyninize format atmayı” düşünürsünüz, denersiniz. Biraz olur biraz olmaz; ne olacağını kestiremezsiniz. İnsanlara güvenmeyi bir tarafa bırakın, insanlara selam vermeyi dahi istemezsiniz; sırf yine bir şeyler olmasın; birine kendinizi anlatmak ve unutması zor olan şeyleri dinlemek zorunda kalmayın diye…
 
 
Sonra gün olur bir “Merhaba” çınlar kulaklarınızda. Basit bir “Merhaba! İç sesin “Kaldır başını bak!” der, dayanamaz ve yaparsın korka korka. Gülümseyen biri vardır karşında, sana ve hayata karşı gülümseyen bir çift göz. Sen de bir “Merhaba!” dersin istemsiz halde. Ardından “Nasılsın?” gelir ve çoğalmaya başlar her şey… Çoğalırsınız; her nefes alışınızda daha çok çoğalırsınız.
 
 
Koyu karanlıkta parlayan bir çift gözdür karşınızdaki, hissedersiniz. Ve iç sesiniz der ki “O’na bi şans vermelisin! Unutma, hayat kaçmakla olmaz. Karşına çıkan senin kaderinse yaşamayı öğrenmelisin!”
 
Haklıdır. Daha öncesinde hep haklı çıktığı gibi bu sefer de haklıdır. Bir şans verirsin iç sesine güvenerek ve her geçen gün içinden “İyi ki onu dinlemişim.” diyerek…
 
 
* * *
 
 
Bazen bir “Merhaba” ile başlar her şey… Sonra gözlerinin içi güler; susturamazsın…
 
2013 // İstanbul
Dip Köşe: Tüm Kıvanç Koca Yazıları ve daha fazlası için,

20 Ocak 2013 Pazar

Çok Sevmek Lazım…


 

“Biz ayrı yara bere içinde kalırız,

haberin olsun…”*

 

Ben sadece derin bir nefes aldım! Sadece nefes!

* * *

Tesadüflere inanmam. Hayatımızda olan biten her şeyin bir anlamı ve sebebi olduğuna inandım hep, hala da inanıyorum. Acıyı da sevinci de yaşıyorsak yeri ve zamanı geldiğinde hep bir nedeni var, biliyorum. İşte bu yüzden sağ yanağından başlayıp yüzüne yayılan o içten gülümsemesinin sıradan, olağan ya da tesadüfen olduğunu düşünmüyorum.

Çok güzel gülüyordu, çok içten… Ve belki de o yüzden bu kadar iyi hissediyordum yanındayken kendimi. Kurduğu her cümleyi aklıma yazıyordum. Samimiydi, olduğu gibiydi, yapmacık ya da sıradan değildi. Anlattıkça anlattı, ben de öyle yaptım. Huzurluyduk mutludan ziyade. Huzurlu olunca zaten mutluluk kendiliğinden geliyordu; bir çaba gerekmiyordu…

Tartıştık bazı zamanlarda. Birbirimizi anlayamadığımız konular oldu ama çözümsüz kalmadı. Huzurumuz vardı yine; her ne kadar tartışsak hatta kavga dahi etsek de dayanamadık. Birbirimize sırtımızı dönmedik, dönemedik, olmadı.

Zaman geçti, çok kısa bir zaman. Birbirimizi tam da anladığımızı düşünürken biri çıkıp geldi karanlığın içinden, geçmişten. Kalbim acıdı, dayanamadım. Yüzüne baktım, ne düşündüğünü sordum; cevaplamadı. En zor olan kısmı da buydu sanırım. Kararsızdı, ne yapacağını bilemiyordu ve evet kendine göre de haklıydı. Ama bu içimin bir kez daha acımasına engel değildi.

Yaşadığımız karmaşa için ilk zamanlar onu bırakıp gitmeyi ve hiç aramamayı düşündüm. Ama düşündüğünüzü yapamıyorsunuz her zaman, teoride düşündüğünüzü pratikte yaşayamıyorsunuz; hele ki konu aşksa…

“Çok sevmemek mi lazım acaba?” diye düşündüm oturup günlerce… Cevabını da buldum: “Hayır, çok sevmek lazımdı aslında.” Çok sevmek ve bunun arkasında durmak, peşinden koşmak; hatta gururunu hiçe saymak ama yine de o sevgiye sahip çıkmaya çalışmaktı lazım olan. Yaptım. İçim acısa da bazı şeyleri göze aldım ve yaptım. Kazandım mı peki? O bana kalsın.

Her gece Allah’a dua ediyorum onu benden ayırmasın diye. Başka da bir şey gelmiyor elimden. Susuyorum genel olarak ya da dinliyorum onu ve yardım etmeye çalışıyorum ona; yolunu bulabilmesi için... Belki de en önemlisi bu.

*     *     *

Gözlerimi kapattım ve derin bir nefes aldım. Kokusu içime işledi, bırakmadım!

Üstelemedim; her şeyin bir zamanı vardı…

*Bengü-Haberin Olsun şarkısından…