10 Temmuz 2012 Salı

Öküz

“Üç kişi, beş kişi, on kişi;
Yordu çok herkesi aşk işi,
Akıyor hayat ama bir kişi;
Unutulmuyor…” *


“Aradığınız kişiye şu anda ulaşılamıyor. Lütfen daha sonra tekr…….”

Görüşmeyi sonlandırdı cümlenin sonunu beklemeden. Telefonu koltuğa attı. Döndü, camdan dışarıyı seyretti bir süre.

Cesaretini toplamıştı oysa, çok düşünmüştü ve aramaya karar vermişti. Bir daha arayabilir miydi, bilmiyordu. Belki o arardı. Hani şu GSM operatörlerinin “Sizi kim aramış bir bakalım.” servisi vardı ya, görürdü belki numarasını ve arardı. Ama nereden bilecekti ki kimin aradığını? Aramazdı numarayı tanımadığı için… Aramaz mıydı? Bilmiyordu!

“Koyu bir kahve içmeliyim.” dedi. Her zamanki gibi; koyu, şekersiz, zift gibi bir kahve. Kendine gelmesi için gerekliydi, ayılmalıydı artık. Biraz önce akşamdan kalma haliyle belki de, şansını denemişti ama olmamıştı işte. Telefonu kapalıydı. Hem, ya telefonu açık olsaydı?! Ne diyecekti, ne soracak ya da söyleyecekti? Bilmiyordu. Belki de sadece sesini duyup kapatacaktı. Ya da “Nasılsın?” diyecekti. Kendini tanıtması bile gerekebilirdi. Geçen o kadar zamandan sonra tanımaması normaldi. Tanımayabilir miydi gerçekten?

Bardaktaki kuru kahvenin üzerine boca edilen sıcak su ile beraber mutfağı dolduran o koku… Kahve kokusu, onun kokusu; en sevdiği… Belki de içtiğinde aldığı tat değildi onu kendisine getiren o kokuydu sadece. Hiç içmese bile sırf o kokusu için saatlerce başında oturabilirdi kahve bardağının. Kendisine pek çok güzel şeyi hatırlatan kahve önemliydi.

Tam bir yudum almıştı ki içeriden gelen “mesaj melodisi” çınladı kulaklarında. Bardağı tezgaha nasıl bırakacağını bilemedi. Koşarak gitti ve telefonu aldı koltuktan. Salonun ortasında durdu, telefona baktı bir süre. Mesaj ondan gelmemişti. Hayatının kıyısında köşesinde duran ama merkezine yerleşmeye çalışan biri göndermişti mesajı. Kendisine göre henüz “arkadaş” mertebesinde olan ve belki bundan sonra da daha ileriye gidemeyecek birinin mesajıydı bu. Ya da karşı tarafın muhtemel tabiri ile geleceğin “öküz” üne gönderilmiş bir “Günaydın!” mesajıydı.  

Çoğu erkek için geçerliydi bu. Birilerinin hayatında “öküz” olmak. Değer vermez, kıymet bilmez, kadın ruhundan anlamazlardı. İki güzel söz söylemek yerine üç gün sonra “Ben seni hak etmiyorum. / Sen daha iyilerine layıksın. / Sorun sende değil bende…” deyip giden tiplerdi bu “öküz” ler. Hiçbir şeye takılmaz, zora geldi mi kaçarlardı. Kadın yaşardı acısını, derdini sonuna kadar sahiplenirdi. Ama nedense o “öküz” lere söz düşmezdi. Bilinmezdi ki bazen senin sahiplenmeye çalıştığın adam aslında kendisini başkasına ait hissediyor ve sırf bu yüzden biraz sen üzülme diye, biraz da kendisi için yapıyordu bunu. Ya da sırf birileri “Siz ne güzel çift olursunuz.” dedi diye olmaya çalışıp olamayacağını çabuk farkettiği için “hediye” niyetine yapıştırılıyordu etiketi. Ne garip.

Hayatına “arkadaş” olarak dahil olup “sevgili” olmadığı için etiketi “öküz” e çevrildi o mesaja hiçbir zaman vermediği cevap ve açmadığı telefonlar yüzünden. Birinin hayatına herşeyi feda ederek dahil olmak isterken başka başka hayatlardan kaçmak zordu. Bunu kimse bilemezdi kendisinden başka. O yüzden farklı kişilerin hayatlarında farklı etiketlerle dahil olmaya devam edecekti. Bir gün, üç gün, beş gün, süresiz…

Ve merak ettiyseniz eğer, arayan numaraları gösteren servisi kullanıyor mu bilinmez ama aradığı numaranın sahibi geri dönüş yapmadı. Buna şaşırmadı, sorgulamadı, uğraşmadı bir daha.

Hayatına hatırlamadığı birilerinin “öküz” ü olarak devam ediyor…


*Hande Yener – Unutulmuyor şarkısından…

Ekim’11 // İstanbul


1 yorum:

  1. KALEMİNİZE YÜREGİNİZE SAĞLIK MUHTEŞEM BİR YAZI OLMUŞ HERKES KENDİ YERİNİ KENDİ BELİRLER BAŞÜSTÜNDE OLMAYI DA AYAKALTINDA OLMAYIDA insan olmayıda kendi öküz olmayıda kendi ister karar o kişinindir...

    YanıtlaSil