19 Temmuz 2012 Perşembe

Bir Gün Bir Gece


Saat 23:47

Ortalama olarak on üç dakika sonra bir gün daha eksilmiş olacak hayatımdan.

Peki ne kaybetmiş olacağım ben? Ya da kazanacağım bir şey var mı? Ona göre geçireyim bu on üç dakikamı.

Radyoda Leman Sam çalıyor. Gönül’ü söylüyor en yalın haliyle. Ne kadar güzel gidiyor bu saatte bu şarkı. Gece vakti, efkara doğru yol almak için; dert, tasa, aşk, yalnızlık, ısrarla ardı ardına çalan darmadağın şarkılara inat çalmayan bir cep telefonu, hayaller, gerçekler ve bir tutam gözyaşı dahil gerekli olan her şey var.

Saatlerdir birilerinin aramasını bekliyorum. Telefonum çalmıyor. Her gün, her gece, her saat, her an, hatta ansızın konuştuğum, güldüğüm, gülüyormuş gibi göründüğüm kimseler de aramadı bu gece. Kimse aramıyor. Kimse sormuyor. Kimse anlatmıyor havadan, sudan.

En kötü an bu andır. Bir başına tam anlamıyla “kös kös” oturursun evinde. Elin hiçbir şeye uzanmaz. Kalkmaya dermanın yoktur. Yormuştur seni bu düşünceler, ama elinde değildir yorulmamak. Öyle hissedersin ki kendini, vücudunun yaşlanmasına belki çok seneler vardır ama ruhun çoktan mezara girmiştir.

En kötü an bu andır. Sorgulama gereği duyarsın kendinde, bir şeyleri sorgulama isteği. Belki kendini, hayatını, geçmişini, hatta bir gün gerçekten gelebilecek olan “geleceğini”. Bir sürü soru yazarsın kafanda, bir sürü de cevap. Ama sorularla cevapları eşleştiremezsin bir türlü. Çözümü bir türlü bulamazsın. Oysa aşkın matematiği dört işlemden ibaret değil miydi? Evet öyleydi, ama o zamanlar aşk senin hayatında değildi.

En kötü an bu andır. Bulanık düşler görürsün gözlerin açık. Kıpkırmızı gözlerle bakarsın yarı açık perdeden dışarı. Boğazın düğümlüdür. Yağan yağmurun ritmi bozar sessizliği. Sinirlenirsin. Ama bunu görecek kimsen yoktur.

En kötü an bu andır. Çünkü telefonun halen çalmıyordur.

Saat 00:54

Hayatımdan bir gün daha eksilecek yirmi üç saat kadar sonra.

Film başa dönecek muhtemelen.

Belki de yeni film başlayacak anlayamadan.

İşte o en güzel an olacak.

Nisan 2006

11 Temmuz 2012 Çarşamba

SIRADIŞI SABAH GAZETESİNDE!





“SIRADIŞI” 5 farklı polisiye/gerilim öyküsü içeren bir kitap. Kitabın yazarı Kıvanç Koca her bir öyküde bir sonraki adımını asla tahmin edemeyeceğiniz bir serüvene dahil olacağınızı söylüyor.

Haberin devamı için:
http://www.sabah.com.tr/kultur_sanat/edebiyat/2012/07/11/siradisi-ezber-bozmak-icin-hazir

Ruhlar Sevişir "Aşk"la

Aşk, herkesi O'na benzetip kimseyi
O'nun yerine koyamamaktır.
[Can Yücel]

Mutfağa girdiğimde gazete okuyordu. Duruşunu hiç değiştirmedi, geldiğimi hissetmemiş gibiydi.

Fokurdayan çaydanlığa doğru yöneldim. Bir fincan çay koydum kendime, mis gibi bir koku yayıldı mutfağa. "Sen de içer misin?" dedim, cevap vermedi. Arkamı döndüğümde hala gazeteyi okuduğunu gördüm. Tuhaftı.

Bardağımı alıp karşısına oturdum. Bir yudum aldım çaydan. "Acı olmuş, çok demlendi sanırım." dedim. Göz ucu ile bana baktı, başını kaldırdı sonra. Gazeteyi kapadı yavaşça, kenara koydu.

Dayanamadım.

-Neyin var?
-Günaydın!
-Anlamadım…
-Günaydın diyorum, anlaşılmayacak bir şey yok. Gü-nay-dın!
-Günaydın da neden böyle davrandığını merak ediyorum.
-Nasıl davranıyorum?
-Garip.

Gülümsedi, sadece gülümsedi. Yerinden kalktı, mutfak tezgahına yöneldi. Çaydanlığı alıp içindeki çayı döktü. "Ne yapıyorsun?" dedim. "Acı demedin mi, yeniden demleyeyim." dedi. Yeniden çay hazırlamasını izledim bir süre. Bardağımdaki acı çayı içmeye de devam ediyordum. Her bir yudumda acılığı azalıyormuş gibi geliyordu.

Çayı yeniden demledikten sonra karşıma oturdu. Bardağım yarılanmıştı ve içmeye devam ediyordum. Önce bardağa baktı, sonra da yüzüme.

-Acı diyorsun ve hala içiyorsun.
-İçmiş bulundum bir kere.
-Öyle mi?
-Cidden neyin var senin?
-Bir şeyim yok, sıradan bir gün işte. Neyim olabilir ki?
-Ben de onu diyorum. Dün akşam böyle değildin.
-Bunu fark etmene sevindim. Ama şu an önemli olan bu değil biliyor musun, önemli olan senin dün akşam da böyle olman, önceki akşam ya da sabahlarda da hep böyle olman…
-Yine aynı şeyi mi tartışacağız?
-Tartışmak istemiyorum ama sen açıyorsun konuyu.
-Ben açmıyorum, kötü ya da olağan dışı göründüğün zamanlarda ne olduğunu sormam kadar doğal ne olabilir ki?
-Sen de haklısın. Boşu boşuna üzüyorum kendimi. Oysa ki asıl mutsuz olan sensin. İnsanın sevdiği ile seviştiği kişi farklı ise yalnızdır sonuçta. Yalnız olan ben değilim en azından…

Tam cevap vereceğim sırada kalkıp iki boş bardak çıkardı, yeni demlediği çaydan doldurdu. Önümdeki yarılanmış bardağı aldı. "Tazelediğimi iç, acıyı tatmana gerek yok." dedi.

O an bir daha düzeltemeyeceğim cümleler kurmamak için cevap vermek yerine susmayı tercih ettim.
 
Kasım"11 // İstanbul

10 Temmuz 2012 Salı

Öküz

“Üç kişi, beş kişi, on kişi;
Yordu çok herkesi aşk işi,
Akıyor hayat ama bir kişi;
Unutulmuyor…” *


“Aradığınız kişiye şu anda ulaşılamıyor. Lütfen daha sonra tekr…….”

Görüşmeyi sonlandırdı cümlenin sonunu beklemeden. Telefonu koltuğa attı. Döndü, camdan dışarıyı seyretti bir süre.

Cesaretini toplamıştı oysa, çok düşünmüştü ve aramaya karar vermişti. Bir daha arayabilir miydi, bilmiyordu. Belki o arardı. Hani şu GSM operatörlerinin “Sizi kim aramış bir bakalım.” servisi vardı ya, görürdü belki numarasını ve arardı. Ama nereden bilecekti ki kimin aradığını? Aramazdı numarayı tanımadığı için… Aramaz mıydı? Bilmiyordu!

“Koyu bir kahve içmeliyim.” dedi. Her zamanki gibi; koyu, şekersiz, zift gibi bir kahve. Kendine gelmesi için gerekliydi, ayılmalıydı artık. Biraz önce akşamdan kalma haliyle belki de, şansını denemişti ama olmamıştı işte. Telefonu kapalıydı. Hem, ya telefonu açık olsaydı?! Ne diyecekti, ne soracak ya da söyleyecekti? Bilmiyordu. Belki de sadece sesini duyup kapatacaktı. Ya da “Nasılsın?” diyecekti. Kendini tanıtması bile gerekebilirdi. Geçen o kadar zamandan sonra tanımaması normaldi. Tanımayabilir miydi gerçekten?

Bardaktaki kuru kahvenin üzerine boca edilen sıcak su ile beraber mutfağı dolduran o koku… Kahve kokusu, onun kokusu; en sevdiği… Belki de içtiğinde aldığı tat değildi onu kendisine getiren o kokuydu sadece. Hiç içmese bile sırf o kokusu için saatlerce başında oturabilirdi kahve bardağının. Kendisine pek çok güzel şeyi hatırlatan kahve önemliydi.

Tam bir yudum almıştı ki içeriden gelen “mesaj melodisi” çınladı kulaklarında. Bardağı tezgaha nasıl bırakacağını bilemedi. Koşarak gitti ve telefonu aldı koltuktan. Salonun ortasında durdu, telefona baktı bir süre. Mesaj ondan gelmemişti. Hayatının kıyısında köşesinde duran ama merkezine yerleşmeye çalışan biri göndermişti mesajı. Kendisine göre henüz “arkadaş” mertebesinde olan ve belki bundan sonra da daha ileriye gidemeyecek birinin mesajıydı bu. Ya da karşı tarafın muhtemel tabiri ile geleceğin “öküz” üne gönderilmiş bir “Günaydın!” mesajıydı.  

Çoğu erkek için geçerliydi bu. Birilerinin hayatında “öküz” olmak. Değer vermez, kıymet bilmez, kadın ruhundan anlamazlardı. İki güzel söz söylemek yerine üç gün sonra “Ben seni hak etmiyorum. / Sen daha iyilerine layıksın. / Sorun sende değil bende…” deyip giden tiplerdi bu “öküz” ler. Hiçbir şeye takılmaz, zora geldi mi kaçarlardı. Kadın yaşardı acısını, derdini sonuna kadar sahiplenirdi. Ama nedense o “öküz” lere söz düşmezdi. Bilinmezdi ki bazen senin sahiplenmeye çalıştığın adam aslında kendisini başkasına ait hissediyor ve sırf bu yüzden biraz sen üzülme diye, biraz da kendisi için yapıyordu bunu. Ya da sırf birileri “Siz ne güzel çift olursunuz.” dedi diye olmaya çalışıp olamayacağını çabuk farkettiği için “hediye” niyetine yapıştırılıyordu etiketi. Ne garip.

Hayatına “arkadaş” olarak dahil olup “sevgili” olmadığı için etiketi “öküz” e çevrildi o mesaja hiçbir zaman vermediği cevap ve açmadığı telefonlar yüzünden. Birinin hayatına herşeyi feda ederek dahil olmak isterken başka başka hayatlardan kaçmak zordu. Bunu kimse bilemezdi kendisinden başka. O yüzden farklı kişilerin hayatlarında farklı etiketlerle dahil olmaya devam edecekti. Bir gün, üç gün, beş gün, süresiz…

Ve merak ettiyseniz eğer, arayan numaraları gösteren servisi kullanıyor mu bilinmez ama aradığı numaranın sahibi geri dönüş yapmadı. Buna şaşırmadı, sorgulamadı, uğraşmadı bir daha.

Hayatına hatırlamadığı birilerinin “öküz” ü olarak devam ediyor…


*Hande Yener – Unutulmuyor şarkısından…

Ekim’11 // İstanbul


9 Temmuz 2012 Pazartesi

Sessiz İstanbul

Bize geri dönüşte beni de bekle
Koşarak geldim ardından
Yine kaybedersem ben tam da koşarken
Yakarım şehri her yandan…”*

Güzel bir Cuma günüydü. İş çıkışında kimseye haber vermeden usulca Taksim’e çevirdi rotasını. Biraz dolaşmak, biraz haftanın yorgunluğunu atmak, kafa dinlemek istiyordu; belki de gidebileceği en gürültülü ve kalabalık yerde kafa dinlemek…
Farklı düşünürdü çoğu zaman diğerlerinden. Sıradan, tekdüze, standart kelimelerini sevmezdi. Farklı olmalı, farklı şeyler yapmalıydı. Belki de bazı zamanlarda bu yüzden kaybediyordu ya da insanlar onun bu cesaretini anlayamıyordu. O da insanların kendisini anlamasını beklemiyordu zaten. Her insanın sadece kendi yaşadıklarını anlayabileceğini biliyordu. Bu yüzden de insanların farklı düşünceleri anlamasını beklemiyordu elbette.

Taksim Meydanı’na varıp o hiç trafiği tükenmez ışıkların olduğu yerden karşıya geçti araçların arasından. Kalabalık meydana doğru baktı. Kalabalık, sadece kalabalık… Yürümeye başladı çevresine bakınarak; mağazalara, insanlara, karmaşaya… 

Biraz yürüdükten sonra bir kitapçıdan yükselen müzik dikkatini çekti. Merak etti ne olduğunu. İçeri girdi. İlk defa dinliyordu bu şarkıyı, daha önce duymadığından emindi. Kimin olduğunu sormak için ilerlerken girişteki gazetelerin birinde bir haber gördü. Eğildi, gazeteyi aldı. “Muhteşem düğün bu gece!” yazıyordu. Detayları okudu hemen, boğazında bir şey düğümlendi, yutkunmaya çalıştı zorla. Evleniyordu! Ev-le-ni-yor-du!...

Ne yapacağını bilemez halde gazeteye bakıyordu. Ne olduysa o anda oldu. “Sen de mi?” dedi biri. Arkasını döndü. Karşısındaydı; orada, tam karşısında… Bilemedi ne yapacağını, ne söyleyeceğini.

-Sen de mi inandın?
-Ben… Bilmem…
-Senin inanmanı beklemiyordum…
-Evlenmiyor musun yani?
-Senin inanmanı beklemiyordum…
-Bir dakika, böyle olmaz; bir yerlerde oturup konuşalım.

Arkasını döndü, elindeki gazeteyi eskisi gibi katladı ve yerine kondu. Ayağa kalktığında o yoktu. Bir an çevresine bakındı göremedi. Kitapçıdan çıktı; ileride, kalabalığın arasında yürürken gördü onu. Çok hızlı yürüyordu. Koştu, insanlara çarparak koştu ama yetişemiyordu bir türlü ona.

Koştu ama yetişemedi. Bir süre sonra kayboldu kalabalıkta, kaybetti onu… O gün bütün gece Taksim’de koştu, onu aradı, bulamadı. Yağan yağmura aldırış etmeden koştu durdu. Gece yarısı, yağmurun yıkadığı sokakların birinde çamurlu taşlara oturmuş ağlıyordu.

Ertesi sabah polisler tarafından emniyete götürülürken, muhteşem düğün biteli çok olmuştu. 

Ne muhteşem düğün konunda ne de başka bir konuda bir daha konuşmadı. 
Hayat “sessiz ve farklı” olarak devam ediyordu… 
Oluyor bazen yine bir yerden
Sesini duydum zannettim
Aradım durdum neyini buldum
Koca İstanbul vazgeçtim…

Bize geri dönüşte beni de bekle
Koşarak geldim ardından
Yine kaybedersem ben tam da koşarken
Yakarım şehri her yandan…”*

*Sinan Akçıl & Hande Yener – Söndürülmez İstanbul şarkısından…

Mayıs'11 // İst.

Ve gittim...

Sorma bu ara şu halimi
Bu acıların hepsi mi daimi
Yazık oldu her iki tarafa da
Şimdi sence daha iyi mi?”


Şekersiz Türk kahvesi alabilir miyim?” dedim garsona. “Sen Türk kahvesi sevmezsin ki?” dedi yüzüme bakarak, biraz şaşırmış halde. Garson da ne yapacağını bilemedi bir an, başımla kahve istediğimi onayladım. O da kahve istedi ama her zamanki seçimiydi.

Bir an sessizlik oldu, konuşmamı bekliyordu; biliyordum. Benim ise acelem yoktu.

-Suskunluğunun sebebini öğrenebilecek miyim?
-Kahvelerimiz gelsin diye bekledim ama…
-Bence kahve içecek zamanımız olmayacak diye korkuyorsun!

Bunu düşünmemiştim. Olmayacak mıydı gerçekten? Ne diyeceğimi biliyor muydu? Acaba söylediğim anda kalkıp gidecek miydi?

-Olmayabilir ama bunu düşünerek susmadım.
-Genel bir suskunluk var yani üzerinde, anladım.
-Öyle de değil aslında.
-Ben başlayayım istersen?!
-…
-Anladım senin cesaretin yok, o zaman ben başlayayım “sormaya”! Ayrılmak istemenin sebebi nedir?
-Ayrılmak istediğimi nereden çıkardın?
-İstemiyor musun?
-…
-Susma? Ne diyeceksen de o zaman, nedir bu gizemli tavırlar?

Hızlı nefes almaya başlamıştı. Sinirlendiği zamanlarındaki gibi hızlı, çok hızlı. Gözlerindeki ateşi görebiliyordum. Sakinleşmeye çalışıyordu, anlıyordum.

-Sen istiyor musun?
-Önemli mi sence bu?
-Değil mi?
-Sen kararını vermişsin, bana sorduğun soruya bak! “N’olur gitme, benimle kal!” diyeceğimi mi sanıyorsun?
-Böyle bir beklentim yok.
-O zaman derdin ne? Ayrılmak mı istiyorsun?? Tamam ayrılalım, bitti, buraya kadar!

Daha da sinirlenmeye başlamıştı. Konuşmaya devam etmek istemiyordum ama böyle kesip atmak da olmazdı. Ne diyeceğime çabuk karar vermeliydim.

-Bütün gün susacak mısın karşımda?
-Hayır ama bir şey söylememe fırsat vermedin ki?
-Senin söyleyeceklerini ben söyledim fena mı oldu? Zorlanmamış oldun.

O sırada kahvelerimiz geldi. Garson gerginliğimizin farkındaydı. Muhtemelen de uzaktan bizi izliyor ve dinliyordu. Kahvelerimizi bıraktı ve hemen yanımızdan uzaklaştı. Mekanda bizden başka kimse yoktu. İstediği gibi bağırabilirdi, sorun edilmezdi.

Kahvesini içmeye başladı, nefes alıp vermesi normale döndü. Artık konuşmamın zamanı gelmişti.

-Ben buraya ayrılmak için çağırmadım seni. Dün geceki kavgamızdan önce sana söylemem daha doğrusu sormam gereken çok önemli bir şey vardı. Ama sen alışverişten başlayıp farklı konulara uzanan kavgamızın sonrasında beni dinleyebilecek halde değilsin diye konuşamamıştım. Bugün de buraya sinirli halinle geleceğini biliyordum ama konuşmamız gereken konu ne kavgamız, ne ilişkimiz ne de “ayrılığımız”dı. Sanırım sen bazı kararlar almışsın ve bunu bana söyletebilmek için çırpınıyormuşsun. Şaşırdım aslına bakarsan, bunu senden beklemezdim ama bu konuda da samimi olmanı sevdim. Dün akşamdan beri seninle konuşmaya çalıştığım konu ise şirketimin beni Amerika’ya ataması… Benden bu akşama kadar kararımı bildirmemi istediler. Çok ani ve çok zor bir karar. “Benimle gelir misin?” demeye çalışıyordum dünden beri ya da “Seninle kalsam kabul eder misin?” deyip reddetmeyi düşünüyordum. Ve bu önemli kararda benimle olmanı, bana yön göstermeni bekliyordum ama olmadı. Hele ki biraz önceki konuşmadan sonra hiç önemi yok artık. En azından biraz önce verdiğim kararımı ilk sen duymuş ol: Ben Amerika’ya gidiyorum…

Ne yaptığının farkına varmasını izledim gözlerinde… “Pişmanlık”…

Kahvemden bir yudum aldım, lezzetliydi. Tam konuşacakken susmasını işaret ettim elimle…

-Bu dakikadan itibaren tek kelime etmeyelim, gerek kalmadı çünkü… Ben bir ara gelip eşyalarımı alırım. Bu arada ben Türk kahvesini çok severim. Uzun zamandır içmiyordum, sen hayatıma girdiğinden beri… Sen sevmediğin için ben de sevmiyordum. Ne kadar büyük bir hata yaptığımın ise şu an farkına vardım.

Kalktım, kapıya doğru yöneldim. Garsonla göz göze geldim bir an, ağlama sesini duydum o sırada…

Sonra telefonumu çıkardım ve şirketi aradım. Bekledikleri kararımı açıkladım: “Evet kabul ediyorum, işlemlere başlayabilirsiniz…”

Ve gittim, ikimiz için…
Ve gittim “bizden” , “ikimizden”…

Bir gün oldu iki gün oldu
Ay oldu, yıl oldu ümitlere
Unutmuyor gönlüm seni
Seviyor her gün her gece
Yoruldu , duruldu, kırıldı , vuruldu bir kaç kere
Yazılıdır hepsi hikayede…”

Not 1:Okuduğunuz yazı gerçek bir öyküye dayanmaktadır… 
Not 2: "Sade" olarak söylenen kahve bile isteye "şekersiz" olarak ifade edilmiştir.

S'onsuz

Hayat böyle her şeyin zamanı varmış
Bazen acıdan geçermiş bütün yollar…”*

Yavaşça kıpırdadım yerimde…
Saatlerdir oturduğum koltukta doğruldum, durdum öylece…
Karşıya baktım, gözlerimi kırpmadım bir süre…
Bir an başım döndü; bekledim, geçti…
Sonra gücümü topladım, ayağa kalktım…
Masanın üzerinde duran boş kadehi, yarılanmış şişedeki şarap ile doldurdum…
Tek başına yanan mumun ışığı sızdı içine, parladı bir an…
Elime aldım kadehi, gözüm kamaştı…
Kulağımı sağır edecek gibi, bir şarkı çalıyordu o an ve ben susuyordum…
Uzun, çok uzun zamandır sustuğum gibi susuyordum…
Ellerim titremeye başladı, kadehi kavradım bir an sıkıca…
Kırıldı…
Parçalanıp yere düşerken kadeh, içindeki şarabın kırmızısı kana karıştı…
Kanayan elime baktım, akan kana göz yumdum, umursamadım…
Canım yandı çok, elimin yarasına bağladım bunu ve ağladım…
Bahanem var diye, ağladım acını çıkarırcasına…
Göz kapaklarımda kapanması için bir yük hissedene kadar ağladım…
Camdan dışarıyı izledim; boş sokakları, sokak kedilerini…
Dolaştım biraz evin içinde, olmadı…
Koltuğa oturdum yine…
Elim kanamıyordu…
Oturdum ve karşıya baktım bir süre…
Karşımdaki çalışma masamda duran resme baktım…
Şimdi donuk bir resimden ibaret olan zamanlarımız geldi aklıma…
Düşündüm…
Düşündüm…
Koltuğa yeniden uzanıp da uykuya dalmaya çalışırken beynim, 15 şubat olalı 5 dakika olmuştu henüz…
Biz paramparça olalı ise…
Ne kadar zaman oldu?!
Bilmiyorum…

Hayat böyle herşeyin zamanı varmış
Bazen acıdan geçermiş bütün yollar
Nefessiz çaresiz kalsa da bu yürek
Bilir ki sen varsın her yolun sonunda
Sarıl bana sarıl n’olur
Düğümlenmesin artık duygular boğazımda
Sarıl bana sarıl n’olur
Kal sonsuza kadar yanımda…”*

*Ceynur – Sonsuza Kadar şarkısından…

Şubat'11 // İst.

İstanbul Hissetmez

Bir de gel benden dinle – 1”

Gelip bu şehri bozan
Bu şehre gelip bozulanlar
Hepsi aynı kazanda kaynıyor İstanbul’da!”*

-Allah belanı versin!
Aldığım kahvenin ederi neyse çekilmesi için verdiğim kredi kartımın tüm harcama sorumluluğunu üzerime yıkan “Lütfen kart şifrenizi girin.” cümlesini söyleyen kasa görevlisinin meraklı bakışları altında cihaza şifre tuşlamaya çalışırken inledi mekan. Bir kadının feryadıyla beraber, bir erkeğin yüzünde patladığını düşündüğüm tokadının hemen ardından kasanın ilerisindeki merdivenlerden inen kadının muhtemelen kendisini aldatan adama ağzının payını verdiği sahne yaşanmıştı az önce. Ya da bunu ben uyduruyordum.

Kadın ağlayarak ve hızlı adımlarla mekanı terk ederken ben şifremi tuşlamaya çalışıyordum. Yukarıda neler olduğunu da merak etmiyor değildim. O sırada bir garson geldi ve kasadaki arkadaşına olayı özetledi: “Adama boynuzlarını geçirdi ve gitti.” Gülmeye başladılar, benim baktığımı görünce ciddileştiler. Hiç gerek yoktu aslında, benim yanımda da detayları konuşabilirlerdi ama yapmadılar. Böyle zamanlarda da hep iş ahlakını ön planda tutarlar ya, al sana sinir sebebi!...

Kısa bir süre kahvelerin hazırlanmasını bekledim. Etrafı izliyordum fakat kadının arkasından yüzü allı morlu ve binbir karış çıkan kimse olmadı. Dikkat etmediğim ya da kart şifremi girmek için cebelleştiğim sırada gözden kaçırdığım “Allah’ın belasını vermesi öngörülen kişi” ortada yoktu. Daha fazla şansımı zorlamanın anlamsız olduğunu düşündüm.

O arada kahvelerimin hazır olduğunun sinyali geldi omzuma vuran baş parmak ile. Kahveleri aldım ve az önce kadının feryat ederek indiği merdivenlerden çıktım. Arkadaşımın yanına gittim ve oturdum. Hemen bana doğru eğilerek “Çok şey kaçırdın.” dedi ve detayları klasik olan kavgayı anlattı. Önce adamla kadın ufak ufak tartışmaya başlamışlar sonra konu tartışmaya dönmüş ve kadın “aldatıldığı gerçeğini” öğrendiğinde benim aşağıdan gözlemlediğim bölüm “Perde!” demiş. “Sonrasını da biliyoruz zaten.” derken arkadaşımın kurduğu cümle, bir yudum kahveyle karışıp boğuyordu beni: “Baksana adam da hiçbir şey yokmuş gibi başka bir hatunla oturuyor!”

Adam hiçbir şey olmamış gibi devam ediyordu hayatına, hem de on dakika önce olanları yaşamamış gibi. “Boşver, çok şaşırmıyorum artık. Hatta yarın bir gün bir yerde o kadınla bu adamı yan yana görsem hiç şaşırmam” dedim ve konuyu kapatıp koyu bir sohbete daldık.

Akşam gittiğimiz mekanda insanların dans ederken kendinden geçtiği saat diliminde “tokat atan kadın” ile “belası verilesi adam” ı sarmaş dolaş dans ederken gördük. Her ikisi de hallerinden memnundu ve öğlen yaşanan o “aldatılma hikayesi” ne hiç uymuyorlardı.

Gülümsedim, kadehimi onlar için kaldırdım ama onlar bunu bilmiyorlardı. Tıpkı o kadının belki de ömür boyu aldatılacağı ve bunu hak ettiğini bilmemesi gibi!...

*Sertab Erener – İstanbul şarkısından…

Şubat'11 // İst.

Hayat Geri Gelir...

"Ölümden sonra hayat var gördüm,
Kaç kere öldüm?
Kalbini mi kırmış,kim kırmış?
Ne yapmışsa unut!
Geçmişi bırak yoluna bak..."*




Posta kutusuna bırakılmış öksüz bir zarf...
Diğerlerinin arasında kaybolmuş, hatta az kalsın farketmeyecekmişim ve atılacakların arasına koyacakmışım onu da...
Son anda farkettim...
Renginden...
Biraz korku, biraz heyecan kapladı içimi...
Beklemiyordum...
Beklemediğim gibi de oldu; her zamanki gibi...

Üzerine baktım, bir an durdum; "Açma!" dedi içimdeki ses...
"Açma, yırt at!"...
Yapamadım...
Ve sen yapamayacağımı bildiğin için gönderdin, biliyorum...

Yavaşça açtım köşesinden...
Bir kartpostal ve üzerine iliştirilmiş biraz hüzün, biraz acı, birkaç kelime sancı çıktı zarfın içinden...
Sen çıktın, ben çıktım...

Okudum...

Nasıl mıyım?
Hep aynı soru ve standart cevap-lar, biliyorsun...
Sen iyisin, görüyorum...
Ben de en az senin kadar iyiyim...
Hayır, yalan söylemiyorum...
Ben sana hiç yalan söylemedim, biliyorsun...
İyiyim...
Gerçekten...

Giderken söylediklerin hala kulaklarımda...
"İkimizi için de en iyisi bu, biliyorsun!..."
Hayır, bilmiyordum...
Zamanla öğrendim...
Zor oldu ama öğrendim...
Galiba ben bazı şeyleri hemen "oldurmakta" senin kadar başarılı değilim...

Gideceğin zaman sen söyledin, ben dinledim...
Tek kelime etmedim...
Şimdi de geleceğini söylemişsin...
Ve sanırım bu sefer bir şey söylememi bekliyorsun...
Ama konuşmayacağım...
Tek kelime etmeyeceğim yine, biliyorsun...
Giderken avaz avaz susmamı kabullendiysen eğer, gelirken de kabullenmelisin...
Ya da hiç gelmemelisin...

Ben "bizsizliğe" alıştım, senin gibi...
Yeniden "biz" olmayı göze alamam...
Yeni bir yıl gelecek, bir yıl daha geçecek...
Ve ben umudumu yitirmeyeceğim...
Çünkü...
Senin gittiğin gün, aşk gitti...
Ama bir gün geri gelecek; işte ben bunu çok iyi biliyorum...

Zarfı yaktım, kartı da...
Kül oldular...
Kül oldun; bilmiyorsun, öğrenmelisin artık...


Kıvanç Koca

*Aylin Aslım - Aşk Geri Gelir şarkısından...

Aralık'10 // İst.

Duvar


"Sevişmenin hiçbir riski yoktur,
içinde AŞK yoksa..."*
Çisel Onat
 
Erkenciyim bugün. Haftasonu olmasına ve bugünü evde geçirecek olmama rağmen erkenden uyandım ve yeniden uyumayı düşünmedim bile. Kalktım, denize karşı duran koltuğuma oturdum. Bir süre denizi seyrettim. Öylece baktım, aklıma birşeyler geldi; umursamadım...
 
Üşüdüğümü hissettim ama kalkıp da bir battaniye almak gelmedi içimden. Kimse dokunmasa saatlerde oturup denizi seyredebilir ve aklımı meşgul eden düşünceleri silmekle, kendi kendime birşeyleri ispatlamaya ya da kendimi kandırmaya çalışmakla geçirebilirdim. Tam da bunları düşünürken boynumdan sarılan kollarını ve dudağımdaki izini hissettim. "Günaydın hayatım!" dedi, "Üşürsün diye getirdim..." Elindeki battabiyeyi attı omuzlarımdan, yine sarıldı boynuma; beraber seyrettik bir süre dalgaları. Ben aklımdakileri kovmaya çalışıyordum ve açıkçası onun ne düşündüğünü bilmiyordum...
 
Sonra üşenmedi ve nefis bir kahvaltı hazırladı. Uzun zamandır bu kadar eğlenerek kahvaltı ettiğimi hatırlamıyorum. Önemli olan ne yediğimiz değil, ne söylediğimizdi ve sabah denizi izlerken aklımı karıştıran düşüncelerin hiçbiri yoktu o an aklımda.
 
Belki biraz acımasız olacak ama tam anlamıyla "sen" yoktun o an! Bir anlık da olsa gittin aklımdan, şimdi anlıyorum nasıl bir şey olduğunu... Aramızdaki duvarların ne kadar yükseldiğini farkettim biliyor musun? İlk defa senin açından da bakabildim; belki de ne demek istediğini anladım, sensizliği görmeye başladım gerçek anlamda. Bugün kahvaltı masasında beni senden uzaklaştırdığı için minnettarım ona!
 
Öğlene doğru yalnız kaldım. Bir süre düşündüm önce. Her zamanki "Ne yapıyorum ben?" ler doldurdu zihnimi, cevap vermek istemedim çünkü o an mutluydum, hatta huzurlu bile sayabilirdim kendimi. Ne garip değil mi bunları söylemem. Yok yok, öyle. Benim şu an senin düşüncenle kendimi yemem gerekmiyor muydu? Normal şartlarda evet ama nedense bugün aynı şeyi söyleyemiyorum. Şu satırları yazarken bile düşüncem bu yönde. Sabahki dalgaların karmaşası zihnimde yok!
 
Ben şunu farkediyorum yavaş yavaş... Biz seninle riskliydik, ilişkimiz riskliydi, sevişmemiz, sevgimiz... Şimdilerde sevişmenin riski yok!... Zamanla olur bakarsın; sevişmenin de riski olur, sevmenin de... Önemli olan bunun ne zaman olacağı değil hak edilip edilmeyeceği.
 
Yanılıyor muyum?
 
* Çisel Onat'ın aynı isimli kitabından alıntı olup, kullanmama izin verdiği için kendisine teşekkür ederim.

Kasım'10 // İstanbul

Sakladım Gözlerimde...


Ben seni özledim geçen gün...
Sonra bekledim biraz, geçti...

 
Sabah perdeden sızan ışık ile uyandım. Normalde perdeleri sıkı sıkıya kapatıp uyumayı severim tatil günlerinde, bilirsin. Ben ne zaman istersem o zaman kalkmalıyım, düşüncesi vardır aklımda. Ama bu sefer unutmuştum işte, perde az da olsa açık kalmıştı ve uyanmıştım.
 
Evin içinde dolaştım bir süre. Sonra gidip radyoyu açtım, müzik doldu eve...* Banyoya gittim, yüzüme baktım aynada. Yaşlı hissettim kendimi; biraz göz çevresi kırışığı, birkaç tel beyaz saç yüzünden. "Ne çok şey var birikmiş değil mi ?" dedim, güldüm. O an biri görse deli muamelesi yapabilirdi bana...
 
Çay içmek istedi canım, su koydum ısınsın diye. Ardından cep telefonumu aradım, yine nereye koyduğumu bilmeden... Unutkanlığım arttı son zamanlarda, belli şeyleri unutup, unutulması gerekenleri unutmuyorum; saklıyorum... Her seferinde "Belki de böyle olması gerektiği içindir." diyor arkadaşlarım, dostlarım, yakınlarım; ben de üstelemiyorum ve konuyu kapatıyorum...
 
Telefonumu bulup ekranına baktığımda bugünü gördüm, yaşadım o an. Bugün, yıllar önce bugün doğum gününde tanışmıştık; bir daha hiç ayrılmayacağımızı sandığımız zamanlar gelmişti sonrasında. İyiydik, güzeldik, bize özeldik ama bitti-k!! Çok olmayı başarmaya çalışırken birden yok olmakla yüzleştik ve kolay olanı seçip silindik... Nedenlerinin bir önemi yok şuan ama sabahın bir köründe bunları düşünüyorsam eğer sadece kendime sorduğum basit bir soru var, cevabı önemsiz: Çok olmayı başaramadık ama yok olmayı başarabildik mi?! Şimdi de güldüm biraz önce aynanın karşısında güldüğüm gibi; gözlerimdeki kırışıklıkları görmesem de hissettim derinliğini, seni...
 
İç çektim, "Boşver!" dedim sonra... Ardından kapı açıldı, "Hayatım" dedi; elinde çay fincanı vardı. "Su kaynıyordu, unuttun sanırım!" Unutmuştum, o hatırlattı. Ben şu an onun hayatıyım, o öyle biliyor en azından... O kim mi? Bir önemi yok bunun, sen olmadıktan sonra...
 
O gün çayımı içtikten sonra aralık kalan perdeyi kapadım ve tüm gün uyuduk. Uyandığımda kendimi daha iyi hissediyordum.
 
Ben seni özledim, sonra bekledim biraz; geçti...
Bitti...
Aynı bizim bittiğimiz gibi...
 
 
*Sertab Erener - Bir Damla Gözlerimde şarkısı eşliğinde...

Kasım'10 // İstanbul

"Aşk"la...

Her şeyi koy bir torbaya
Hepsi çöp; korkma dök…”*

Bu gece içmeyecektim sözde…
Söz vermiştim kendime; içki yoktu!
Dayanamadım!
Damarlarımda dolaşan alkol etkisini çabuk gösterdi ve …
Baktım…
Göremedim…
Düşündüm…
Seni, beni, bizi…
Pardon, pardon “biz” yok!
Beni ve seni…
Ayrı, uzak…
Çok uzak…
Uzak da olsa düşündüm; çalan şarkıyla geldin aklıma, izlediğim filmle, okuduğum iki satır şiirle…
Her neyse işte, geldin…
Kaldın bir süre…

Konuşmadım seninle, konuşmak istemedim…
Büyü bozulurdu ve belki de sen giderdin; öyle düşündüm o an…
Sanki vardın da, bir de gidecektin…
Kısa süreli de olsa kalmanı istedim…
Yanımda olmanı…
Eski zamanlardaki gibi…

Zaman atlattım sonra, üzücüydü…
Atlatılan zaman üzmedi beni; zamanında atladığım, görmediğim, gösterilmeyen detaylardı üzüldüğüm…
Ya da “kırıldığım”…
Bu daha doğru…
Üzdüğünde affedilmesi olası…
Ama kırdığında ilk hali gibi izsiz yapıştırması imkansız…
Değil mi?!


Yine zaman atlattım ve sensizliğe çare buldum ben de çoğu kişi gibi…
Ama bir farkla…
Çizdim…
Tek kalemde silmedim, tek kalemde çizdim ben senin adını…
Ve belki de bu yüzden izi kaldı!
Çizmekle, karalamakla uğraşmamak gerekirmiş ya; ben öyle yapmadım işte…
Ya-pa-ma-dım!

Ağzından çıkacak tek kelimeyle neler yapabilirdim senin için, bilirdin…
Bilirdin ve yapmamı istemezdin bu yüzden…
Yapmam için bir fırsat verseydin belki de böyle olmazdık…
Olmazdık diyorum bak, “biz” e çıkıyor yine…
Seni dinlemeseydim de yapsaydım şimdi yanı başımda olur muydun?!
Yoksa başıboş rüzgarlara kapılmayı mı seçerdin yine?
Şu an önemli mi bunun cevabı; sanmıyorum…

Hayat “aşk’la” başlar ve onsuz biter…
Ben buna inanıyorum artık…
Senin neye inandığının benim açımdan bir önemi yok…
Bunun öneminin olmadığı gibi senin de…
Ben buna artık gerçekten inanıyorum!
Sen…
Yok…


Yalanların çoğu bir gün gelir geçer
Gider batı doğu yönü kendi seçer
Bugün çabuk giden yarın geri döner
İçimde gerçeğin yok…
Hemen çekip giden yarın geri döner
Seninse döndüğün yok… *


*Hande Yener – Çöp şarkısından…

Temmuz’10 // İstanbul

3 Temmuz 2012 Salı

Son Kahve

Bir Pazar sabahıydı. Hava güzel sayılırdı ama o gün için bir plan yapmamıştık. Kahvaltı yaptıktan sonra gazetelere gömülmüştüm ben. O ise mutfakta masayı toparlamakla ve kendini başka şeylerle oyalamakla meşguldü.
Kahveni nasıl içersin?” diye seslendi mutfaktan. “Her zamanki gibi!” olsun dedim. Her zamanki gibi olacaktı, tadı daha önce içtiğim kahvelerden hiçbirine benzemeyen bir kahve yapacaktı el yordamıyla; biliyordum! Ama ben yine de “her zamanki” dedim böyle alıştığım için…

Kahveleri kısa bir süre içinde hazırlamıştı. İlk yudumu aldığımda aynı kahveyi daha önce de içmişim hissine kapıldım. Nasıl aynı tadı yakaladığını düşündüm ama bulamadım.

Karşıma oturdu ve kendisi için hazırladığı kahveden bir yudum aldı. “Acı olmuş biraz!” dedi. “Tatlı şeyler konuşmayacağız sanırım!” dedim, yüzü asıldı biraz. “Yanılıyor muyum?” dedim, cevap vermedi.

Bir süre öylece kahvesini yudumlayarak baktı yüzüme, anlam veremedim. Söylemek isteyeceklerini tartıyormuş hissi uyandırıyordu bende bu durum ve canım sıkılmaya başlıyordu.



Belirsizlikleri sevmem ben. Herhangi bir konuda net olunmasını severim, bulmaca ve karmaşaları değil! O da biliyordu bunu ve bu yüzden böyle davranıyordu. Söyleyeceği şey her neyse benim hoşuma gitmeyecekti ve madem hoşuma gitmeyecek bir şeyden bahsedecektik daha da sinir olmam için istediğini yapabilirdi.

Kahvemi içmeye devam ediyordum ve hala garip şekilde aynı tatta kahveyi ne zaman içtiğimi hatırlamaya çalışıyordum. Güzeldi tadı bana göre, öyle acı falan değildi. “Kahve güzel olmuş!” dedim. “Tadı acı değil!” Sadece baktı yüzüme, aklından geçenleri okuyamadım o an. Normal şartlarda çok rahat yapabildiğim şeyi yapamadım bu kez, aklından birkaç düşünce geçti, kayboldu ve ben ne olduğunu anlayamadım…



Kısa bir süre sonra O bozdu sessizliği… “Gidiyorum ben!” dedi. Cevap vermedim. Kahvemi içmeye devam ettim. “Sana söylüyorum!”

Nereye gidiyorsun?” O sırada bu cümle çıkmıştı ağzımdan. Çok da mantıksız sayılmazdı ama düşünerek söylememiştim…

Önemli olan nereye gittiğimden çok neden gittiğim! Ama sen bunu bana sormaya tenezzül bile etmiyorsun!”

Kendimi kötü hissetmemi sağlamak için iyi bir cümleydi bu! Düşüncesiz erkek modeli olacaktım! Hatta olmuştum da kabul ettirilme aşamasına gelmiştim.

Öyle mi dersin?”

Suçluymuşum gibi bakıyordu yüzüme. Bağırmamı, gitmemesi için yalvarmamı bekliyor olabilirdi! Yapmayacaktım bunu…

Neden gidiyorsun diye sormuyorum çünkü neden gittiğini biliyorum!”

Kalp atışları hızlanmıştı, hissediyordum bunu. Ağzından çıkacak her cümle karşımda küçülmesine sebep olacaktı. İşte bunu bir ben biliyordum o an…

Gidiyorsun çünkü bir başkası var. Bir süredir var hem de, birkaç aydır mesela. Beraber yemeğe çıkıyor, beraber vakit geçiriyor, aynı havayı solumaya çalışıyor ve aşkı yeniden tadıyorsunuz. Normal şartlarda sabahları zar zor uyanan sen, son zamanlarda bir önceki günden daha güzel olmak için ayrı bir çaba gösteriyorsun. Hem bu sadece benim seni gördüğüm birkaç sabah! Ben yokken beraber uyandığınız sabahlarda nasıl oluyorsun bilmiyorum!… Tavırların, konuşmaların, verdiğin tepkiler bile değişti. Şimdi sen bana ‘İlgisizliğinden oldu bunlar hep! Kendini suçla!!’ palavralarını da hazırlamışsındır ama yorma kendini... Senden önce değişmedi bu kural, senden sonra da değişmeyecek! Şimdi neden benim evimde ve benim yatağımda seninle uyumadığımı anlamışsındır!”

Sustum. Daha söyleyecek çok şey vardı içimde ama sustum. Daha fazla ziyan etmek istemiyordum kelimelerimi ve beni anlamasını beklemiyordum.



Yerinden kalktı, arkasını döndü ve çıktı odadan. Kısa bir süre sonra geri geldi. “İyi bak kendine!” dedi kapıdan, içeri girmeden… Bir şey söylememi bekler gibiydi. Söylemeyecektim…

Çıktı, gitti… Bir başıma kalmıştım koca evde, yalnız… Ve o sırada son yaptığı kahvenin tadının ne kadar tanıdık olduğunu düşünüyordum…

Mayıs’10 // İstanbul

Tesadüf

Sen hiç böyle sevdin mi, sen hiç böyle oldun mu?

Baş eğdim yine aşka ama bu son saygı duruşu!*



Bir gün yolda yürürken rastladım O’na…

Kırmızı ışık yandığında…

Karşıdan karşıya geçecekken kırmızı ışık yandı ve bekledim…

Tam karşımdaydı…

Karşımda, hiç değişmemiş, aynı…

Telefonla konuşuyordu ve oldukça mutlu görünüyordu…

* * *

Beni fark edecek miydi acaba?

Ben fark ettiğime göre O da görürdü herhalde…

Ya fark etse bile tanımazdan gelirse, diye düşündüm…

Öyle anlaşmıştık bir zamanlar…

Nerede karşılaşırsak karşılaşalım tanımayalım birbirimizi, çok zorda kalmadığımız sürece de konuşmayalım, demiştik…

Bitmezdi başka türlü, buna inanıyorduk…

Bitirmenin yolu her ikimizin de kurallara uymasına bağlıydı…

Sebepler, sorunlar, mutsuz hayat oyunları, bir sürü şey…

Öyle karar almıştık…

Birbirimizi görmeyecektik ve herşey bitecekti…

Bu kadardı işte…

* * *

Onu izliyordum; zaman akmıyordu sanki…

Saatler geçmiş gibiydi…

Sonra ışık yeşile döndü ve insanlar yürümeye başladılar alelacele…

Ben öylece duruyordum…

Öylece…

Hiç kıpırdamadan…

Bana doğru ilerlemeye başladı…

Bir taraftan da telefonla konuşmaya devam ediyordu…

Yaklaştı, gözünün içine baktım…

Hiç umursamadı ve yanımdan geçti gitti…

Birkaç saniye başımı çevirip bakamadım arkasından…

Sonra…

Sonra dayanamadım ve baktım…

Gözden kaybolmaya başlamıştı…

Gözden…

Kayboldu…

* * *

O gece bir mesaj gönderdim…

Tüm cesaretimi topladım ve yaptım bunu!...

Başardığına çok sevindim!” yazdım sadece…

Ve gönderdim…

Cevap gelmedi…

Bekledim ama gelmedi…

Şaşırmadım cevap gelmemesine ama bekledim işte yine de…

Sonra da sevindim az da olsa…

Sol elindeki alyansın hakkını verdiği için…


Seni karanlıklara bırakmak istemezdim,

Anılarımı solmuş çicekle süslemezdim,

Ardından acıtacak bir tek söz söylemezdim,

Ben h hak etmedim ki böyle unutuluşu!...*

*Tarkan – Sevdanın Son Vuruşu şarkısından…



Mayıs’10 // İstanbul

Seni Sever-dim

Ben akmayan gözyaşımda

seni sever-dim!…” *



 

Ben seni senin aklının almayacağı kadar çok sev-dim…

Sevdim; hem de çok…

Sen ise…

Sen ise, seni "hayatı boyunca sevmeyen” birini sevdiğini sandın…

O’nu çok seviyordun ama O seni sevmiyordu!

Buna rağmen seni seveni, pardon yanlış oldu, “cepte olanı” tuttun bir süre yanında, yakınında…



Oldurmaya çalıştın bir şeyleri ama olmadı!

Ol-a-maz-dı ki…

Sen başkasını seviyorsun, seni de bir başkası seviyor…

Sen öyle düşünüyordun ama şunu sorgulamıyordun: Sen o yürekle kimi sevebilirdin???

Bunu hiç düşünmedin, biliyorum. Bildiğim bir şey daha var: Bunu sana biri söylediğinde kabul de e-de-mez-sin sen!

O kadar yürekli değilsin çünkü…



* * *



Denedik, olmadı…

Olmayacağını anladığında ise aslında kopuk olan ipler “görünür” oldu birden, aniden!!!



Sonra ne oldu biliyor musun?

İşte bundan sonrasını itiraf da edemiyorsundur-edememişsindir sen kendine; ben dile getireyim istedim…



Nispetler yaptın, hem de üç kuruşluk bile olmayan adamlarla…

O zamanlar neye üzülür-düm biliyor musun?

Üç kuruşluk adamlarla aynı kefeye konduğuma…

Keşke elle tutulur, gözle görülür bir farkımız olsaydı da bir sebebim var diyebilseydim aldatılmak için…

Olsaydı, haklı bulurdum seni ve ona göre ölçer, biçerdim!!

Ve en azından senin de “üç kuruşluk” değerin olurdu gözümde!...



* * *



Sonra zamanı geldi…

Ben kendi boşluğumda, kendimi bulmaya çalıştım ve çok zor da olsa bunu başardım…

Ama sen kendi hayatındaki, hislerindeki, özündeki boşluğu hiçbir zaman dolduramadın…

Bundan sonra da doldur-a-ma-ya-cak-sın!!

Çok uğraşacaksın!

Aklının alamayacağı kadar çok!...

Birileri çıkacak karşına, birileri “canım”lara, “aşkım”lara boğacak seni!

Boğulacaksın!...

Her seferinde o dolmayan boşluklarda boğulacaksın!...

Zamanı gelecek; gözünün içine bakacak biri, elini tutacak ama o bakışlardaki sığlığı gördükçe ve o ellerdeki soğukluğu hissettikçe anlayacaksın bazı şeyleri…

Anlayacaksın ama…



* * *



Zamanı vardı, zamanında…

Zamanı vardı, beni kendine tutsak etmek için…

Ama o zamanlar çok eskide kaldı…

Ahkam kesmekle olmuyor aşk; bildiğin ya da bilmediğin, kelime karşılığı “icraat” tır aşkın!

Sende bunlar yok, sende bunlar hiç olmadı!...

Bu saatten sonra da oldurmaya çalışma…

En azından karşımda bu kadar komik olma…



Benim dokunulmazlarım var, aşkım da bunlardan bir tanesi…

Ve sen bir zamanlar çekinmeden elinle ittiğin cesareti, şimdi karşıma geçip olmayan aşkını geri isterken gösteremezsin!...

Hakkın yok buna, olmayacak da…

Tüm bu söylenenler de bir “arşiv yazısı” olarak kalacak, tabi ki anlayana!!....



Sen aşkı anlamaz bilmez,

Gül yansa ağlamaz sakin,

Ben akmayan gözyaşında,

Seni sever-dim…

Sen hisli korkak savaşçı,

Aşkı kime satmış hain,

Ben her savaş meydanında,

Seni sever-dim…*



*Yıldız Usmanova – Yaşar , Seni Severdim şarkısından…



Dip Köşe: Okuduğunuz yazı bir sohbet yazısı olup, bu öyküyü/olayları bana aktaran kişiye olan saygımdan dolayı isimsiz yazılmıştır. Ve bu yazı bir arşiv yazısı olacaktır!!…



Ocak’09 // İstanbul