28 Haziran 2012 Perşembe

Yazarak Yaşayanlar Hakkında!

Bir yazıyı oluşturmak için nasıl bir yol izlenmelidir?

Önce uygun bir konu seçmeli. Daha sonra bu konuya uygun malzemeler bulunmalı, hazırlanmalı. Sonra o malzemeler, konuya uygun şekilde yazının değişik yerlerine özenle yerleştirilmeli. Bunları -iyi ya da kötü- başarabiliyorsak, -iyi ya da kötü- bir yazı çıkar ortaya. Bir diyeceği varsa der, eğlendirecekse eğlendirir, ağlatacaksa ağlatır, laf koyacaksa birilerinin “önüne” onu da yapar, gülmek için yaratılmışsa güldürür, görevini yerine getirir. Sonra da unutulur gider…

Canınız sıkılıyor. Ruhunuz kendini karanlığa teslim edeli epey olmuş. Şapkanızı önünüze koyup bazı şeyleri düşünme “dönemecini” de geride bırakmışsınız. Dert küpü olup çıkmışsınız. Böyle bir ruh halini yansıtabilmek için yazılabilecek bir yazı için çok malzemeye ihtiyaç yoktur. Siz yeteri kadar malzeme olmuşsunuzdur zaten. Kendinizi kotarırsınız fazla “eşelemeden”. Gerekli-gereksiz üç beş cümle yazarsınız. Fazlasıyla karamsar ruh halinizden bahsedersiniz. Hayattan bıkkınlığınızı anlatırsınız. İçinizdekileri “kusarsınız” ve rahatlarsınız.

Ya da…

Tüm gününüz çok eğlenceli-neşeli-gülme krizli-kahkahası bol geçmiştir. Oturursunuz, olan biteni anlatırsınız. Yazınızda bile duyulur “kahkahalarınız”. Dinlediğiniz şarkıdan aldığınız tadı yansıtabilirsiniz mesela. Hatta bazen haddinizi aşıp ya da sınırlar dahilinde birilerini alaya alabilirsiniz. Mutlusunuzdur-mutluyuzdur. Her şey yolundadır, olması gerekenin fazlası vardır elinizde. Hal böyle olunca da bunu yazılarınıza yansıtmanız olasıdır.

Bir de en güzeli var. Malzemeleri olduğundan çok farklı halde kullanarak, onları insanlara sunmak… Bu aslında sadece yazı için geçerli değildir. Hayatta genel olarak yaparız biz bunu. “Göstermelik yaşamak-göstermelik yazmak.” Her sabah kalkıp, hazırlanıp, sosyal çevrenizdeki diğer insanların arasına karıştırdığınızda aklınıza şu soru gelebilir: Acaba gerçekler mi? Yoksa sizinle oynuyorlar mı? Gözünüzün içine baka baka, her gün yüzünüze gülerek, kimi zaman iyi niyetle, kimi zaman “ellerinde olmadan (nedense?)”, kimi zamanda niyeti bozmuş halde oynuyorlar mı, yoksa onlar sizin sandığınızdan da mı gerçekler? Bilemezsiniz. Derdini dinlediğiniz, beraber güldüğünüz, “iki lafın ötesinde” olduğunu düşündüğünüz, hatta yeri gelince öğütler verdiğiniz kişiler aslında karşınızda çok profesyonelce oynayabilirler ve sizin ruhunuz duymaz. Siz de kendi kendinize olan biten için üzülür, çözüm önerileri ararsınız. Ama onlar olayı çoktan çözmüştür. Bir arpa boyu yol almışlardır. Siz çok geridesinizdir. Boşa tüketirsiniz kendinizi bilmeden. Ve onlar bunu bilse de yine de size bir şey söylemezler. İşte aynı bu şekilde yazılar da yazabilirsiniz. İnsanlar sizin ruh halinizi asla bilemezler, bildiklerini zannederler, sizi anladıklarını zannederler ama hiçbir şey göründüğü gibi değildir.

Yazıların “gerçekten” ne anlatmak istediğini yazarından başka kimse bilemez! Bilmemeli de zaten. Yazıyı okuyan her birey kendinden bir şeyler bulmalı, kendi anlamını çıkarmalı. Yaşadığımız şu dünyada kimin gerçek kimin sahte olduğunu çözemiyoruz, en azından yazılarda kendi dünyamızı gerçek kılabilmeli.

En azından bu kadar “özgürlük-özgünlük” hakkımız vardır değil mi?

Ocak'07 // İstanbul

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder