28 Haziran 2012 Perşembe

Bir Fincan Kahve

Siz bir fincan kahve olmadan güne başlamanın nasıl bir duygu olduğunu bilir misiniz?

Öyle anlar vardır ki…

En uyuşuk halinizle, yatakta dönüp durursunuz. Canınızın kalkmak istememesi bir yana, saçma sapan şeyler geçer kafanızdan. Gereksiz düşüncelere dalar, olanların tümünün bir rüyadan ibaret olmasını istersiniz.

Yüzünüzü yıkarken halinize gülmeyi, açık kalan yerinizi bir daha elinizden geldiğince kapatacağınıza kendinizce söz vermeyi ve arkadaşlarınızı arayıp tüm olan biteni neşeli kahkahalar eşliğinde anlatmayı o kadar çok istersiniz ki…

Ama olmaz…

* * *



İnanılması zor anlara inanmayı kim ister?

Zaten yorgunken, tükenmişken, bitme noktasını geçeli çok olmuşken; bir de bunların inanılırlığını tartışmak ne kadar zordur, o anı yaşayan için. Mecbursa inanmaya, yapacak bir şey yoktur. Eli mahkumdur. Bir kat daha acı duymaya mahkumdur.

Hani o ara sıra film şeridi gibi göz önünden geçen hayat var ya, ne zor gelir artık ona. Yıkılmış, yerle bir edilmiş sokaklarda dolaşır gibidir. Hatta kendi sokakları yerle bir olmuştur ama gören yoktur. Yanından geçen en yakın arkadaşını görmez. Dinlediği her şarkı, duyduğu her melodi acı kokar elinde olmaksızın. Ve elinde olmaksızın salkım saçak dağılmıştır ruhu dört bir yana.

* * *

Hayat her zaman tatlı değildir ya, her zaman acı olmadığı gibi. Bazen de hayatın tadını alamazsınız. Ne acıdır, ne de tatlı. Tatma duyusunu yitirmişse insan, kokusunu da alamaz artık. Ya da kokusuz olunca her şey, tadı da gelmez dile. Boş gözlerle etrafı süzmekten başka çare bulunmaz elinde.

Peki çözümü var mıdır bunun? Belki evet, belki hayır. Ağzına bir parmak bal çalacak dostlardır belki çözüm. Belki de üzerindeki ölü deriyi atmak için biraz yalnızlık ve zaman.

Siz, her sabah sevdiğinizin elinden içtiğiniz kahveniz olmadan güne başlamanın nasıl bir duygu olduğunu bilir misiniz?

Umarım öğrenmezsiniz.

Aralık'06 // İstanbul 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder