30 Haziran 2012 Cumartesi

İki Sevgili Arasında

Güneşli bir günde havanın da vermiş olduğu olumlu ruh halinizle beraber sevdiceğinizi de yanınıza alarak yürüyüş yapmaya karar verdiniz. Sokaklar cıvıl cıvıl, siz mutlu, dünya mutlu… Seratonin salgınız o gün haddinden fazla! Sevdiceğinizle elele tutuşmuş, mutluluk pozları verirken sokakta; karşıdan gelen biri takılıyor gözünüze… Veeee bingo! Eski aşkınız karşınızda. O da sizi gördü ve yanınıza doğru saatte bilmem kaç km hızla ilerliyor… Böyle bir durumda ne yaparsınız?



a) Aynı hızla geri döner ve gördüğüm ilk dükkana dalarım. Sevdiceğime de almam gereken bir şey olduğunu ve bunun son anda aklıma geldiğini söylerim.

b) O’nu görmemiş gibi davranırım ve yanından geçer giderim, gideriz, giderler.

c) “Ex aşkım bana neler ettin, iki gıdım hava aldım, onu da boğazıma dizdin.” cümleciklerini içeren şarkı dolanır dilime. Ne yapacağıma yanıma geldiğinde düşünürüm artık. (3 saniye 3 saniyedir, nokta!)



Şıklar az geldiyse kendinize göre düzenlemeler yapabilir, yeni şıklar yazabilirsiniz; hiç önemli değil. (Hayır harf pintiliğim tutmadı, bir an önce yazayım da gideyim derdinde de değilim, sadece uzadıkça uzayacak şıklar, sonra birbirine benzeyecek. Ben fazla uzatmadan konunun özünü yazmak istiyorum. Şu parantez içlerini kısa tutmayı da unutuyorum her seferinde. Parmağıma ip bağlamalıyım!)



Ne diyordum? Hah, siz kendinize uygun bir şık da yaratabilirsiniz. Benim takıldığım nokta, bir insan eski sevdiceğiyle görüşebilir mi? Yeni sevdiceği bu konuda ne düşünür ya da düşünmelidir? (Eski olduğuna göre, geçmişe de mazi dendiğini düşünerekten sevdiceği kelimesinin eskiler için uygunsuzluğu düştü aklıma bu noktada. Onun için eski olanlara sevdiceği demeyeyim.)



Eski sevgilinizi gördünüz herhangi bir yerde. Yanına gidip O’na nasıl olduğunu sormak kötü bir şey midir? İnsanlar bunu yanlış mı anlarlar, anlamalılar mı? Elalemin ağzı bu konuda da mı torba değildir? Sevdiceğiniz bu konuda ne düşünür?? Siz böyle bir şey yapar mısınız? Bu bir medeniyet göstergesi midir?



Veeee eski sevgilinizle sevdiceğinizi tanıştırmayı düşünür müsünüz? Peki ya beraber bir şeyler yapmayı?… Ne kadar Ashton Kutcher’sınız mesela? Demi Moore gibi eski ve yenisini alıp tatile çıkmasanız da beraber vakit geçirir misiniz?



Ya da tüm bu sorularda geçen eylemleri sevdiceğiniz yapsa ne tepki gösterirsiniz sevgili okur??!



* * *



Şimdiye kadar hiç böyle bir yazı yazmamıştım. Hatta yazmadan önce de epey düşündüm bunları yazmanın gereklilik sınırlarını, ama geçende böyle bir tartışmanın ortasına düşen ben, genelde insanların bu konuya nasıl baktıklarını merak ediyorum.



Bazen yazarken zıvanadan çıkabiliyorum. Tamam tamam kabul ediyorum, çoğu zaman çıkıyorum. Konu her ne olursa olsun –aşk ta dahil buna- içimden geldiği gibi yazıyorum, ne düşünüyorsam o. Bu konuda da yazmak istedim ama bu sefer zıvanadan çıkmamaya kararlıyım, hatta sözü bu kez tamamen size bırakacağım çünkü merak ediyorum ne düşündüğünüzü...



Peki ben bu konuda ne mi düşünüyorum?

Bir dahaki yazıya…


Şimdi buyurun, söz sizin…

Haziran'07 // İstanbul

28 Haziran 2012 Perşembe

Arkaya Bakmamak Gerek

Uzun bir halat her birimizin hayatı...

Kimi zaman zorlamalarla, yüklenmelerle kopma noktasına gelen, hatta çoğu zaman kopan, parça parça olan bir halat…

Her kopan parçanın anısı var bizde, iyi veya kötü…

Her biri farklı bir değer bizim için…

Ama her ne olursa olsun onları düğümlemeye çalışmanın bize kazandıracağı bir şey var mıdır?...

Kopmuş işte…

Ayrılmış artık büyük parçadan…

Ne gereği var düğümlerle uğraşmanın…

Varsa sende o parçanın özel bir yeri, sakla sandığının en güzel yerinde…

Ama düğümleme…

Uğraşma onlarla, onları düğümlemekle…

Her yanı düğümlenmiş bir halat ne kadar sağlam olabilir ki?...

Ya da o düğümledikleriniz eskisi kadar sağlam bir yer edinebilmekte midir içinizde???

Hayır…

Elbette ki hayır…

İşte o yüzden kopan parçaları düğümlemek yerine, elinizde kalan en uzun parçayı daha az hasarla kullanmayı bilmeli…

Biz sihirbaz değiliz ki, o kopan parçalar hiç kopmamışlar gibi tek bir ipe dönüştürelim…

Ne güzel olurdu değil mi?

Her kopan parçayı ekleyebilseydik, eski haline dönüştürebilseydik…

Olmazdı…

Gerçekten güzel olmazdı…

Yine aynı yerden incelmeye başlardı…

Ya da çok uğraşırsak belki, özverilerimiz sonucunda daha kısa boyutta kopmalarla atlatılırdı…

Ama asla kopmaması sağlanamazdı…

Kişiler aynı, olaylar benzer…

Kopacak bir yerden bir zaman…

İşte bu yüzden, ister onu alıp sandığınıza kaldıracaksınız, isterseniz rüzgarın onu süpürmesini bekleyeceksiniz…

Bunları yaparken de gözleriniz hep ileride olacak…

En uzun parçada…

Hayatta…

Sadece hayatta…

Mayıs'07 // İstanbul

Dünya Yalan Söylüyor

Dünya bu… Dengesini kaybedeli epey zaman olmuş. Aklına estiği gibi dönüyor, ne zaman ne yapacağı belli olmuyor. Haliyle, dünya üzerindeki iki ayaklılar da kendilerine göre ayarlamaya çalışıyorlar pek çok şeyi. Böylece her şey birbirine karışıyor. Haklı ya da haksız, kendilerine uyarlamaya çalışınca “hayatı”, karmaşa da kaçınılmaz oluyor kuşkusuz….



Olayları düzeltmek yerine isyanlarda olmanın işe yaramadığını bilmiyorlar. “Ben bunları hak edecek ne yaptım?”lar yankılanıyor odalarda. Ne yaptıklarını bal gibi biliyorlar ama her zaman olduğu gibi itiraf edemiyorlar kendilerine. Onu bile başkalarından bekliyorlar. Bekledikleri cevaplar yerine duydukları cümleler tatmin etmiyor kendilerini. Size de onuncu köyün yolu görünüyor yavaştan…



* * *



Her insan “pohpohlanmaya” bayılır. Sen süpersin, harikasın, bir tanesin, eşin benzerin yok yok yok yok …….. Hep güleceksin yüzüne karşı. Zıtlaşmak yasak! Duymak istemediklerini söylemeyeceksin. Zamanında yapmasaydı, o istemediklerini duymayacağını O da biliyor-du. İşine gelmemekten değildir bu, söyleyen kişinin ne dediğine de bağlıdır. Herhangi birimiz için, sıradan bir insanın söyledikleri çok ta umurumuzda olmaz. “Hı hı” der geçiştiririz de, söyleyen kişi o konuda vasıflı sayılabiliyorsa verecek cevap bulamayız ya, işte o zaman “Sus!” lar başlar, biter, başlar, biter, başlar ve bitmez! Bittiğini zannedersiniz ama bitmez. Bitmediğinin farkına vardığınızda işin işten geçmiş olmaması için yalvarırsınız içinizden, dışınızdan…..



Yaşadığımız her dakikanın, her saniyenin bizim dışımızda, birileri için bir anlamı var. Birileri kategorisinde dostlar-sevgililer-aile bireyleri gibi “pek az” kişi sayılabilir. İşte onlar sizin yaptıklarınızı yanlış anlıyorsa ortada bir sorun var demektir ki, yaşadıklarınız doğru ya da yanlış onlara karşı sorumlusunuzdur. Ve eğer bir konuda “gerçekten” yanlış anlaşılıyorsanız, masumsanız, hatta “ak sütün ak kaşığıysanız” bunu onlara ispatlamalısınız, ki haklıysanız bu ileriki zamanlarda kendini belli edecektir. Ama ilk günden isyanlardaysanız bunu da bilecek olan sizsiniz, karşınızdaki pek az kişi değil!!! “Dünya zaten yalan söylüyor, ben de söylemişim çok mu?” derseniz o da sizin tercihinizdir. Bunu da bilecek olan sizsinizdir…



* * *



Hayat, tercih ettiğimiz değerlerin toplamı ya zaten. Tercih ettiklerinizi topladığınızda hep negatif değerler elde ediyorsanız, bunun suçlusu kimdir sizce?? Bunun da cevabını vereyim hemen: Dünyada yalan söylemeyen tek şey…



Ayna…….

Mayıs'07 // İstanbul

Seni Sevmekten Gidince

Sıradan bir cumartesi akşamı…

Evin tüm ışıkları açık.

Oturuyorum öylece…

Kendimle baş başa…



Elimde bir kadeh; içi şarap, içi yalnızlık, içi “ben” dolu…

Düşünüyorum olanı biteni…

Sadece düşünüyorum…



* * *



Madem sevmeyecektin zamanı geldiğinde, esirgeyecektin kendini benden, gerekçesiz yalnızlıkların içinde boğacaktın yok yere, neden yaptın bunca şeyi?

Bir zamanlar yoktun sen…

Bir zamanlar kimse yoktu.

Mutluydum, kendimleydim, ben sadece “bendeki beni” düşünürdüm…

Bendeki benle kalkardım her sabah…

Bendeki beni gezdirirdim sokaklarda

Kendimle kavgalar ederdim, kendimi yorumlardım, kendimi düşünürdüm kendim için…

Ama sonra….

Bendeki beni aldın…

Darmadağın ettin…

Savurdun her yere…

Aylar boyu…

Yıllar boyu…

“Sendeki ben” için çırpınıp durdum.

Geri almak için çok uğraştığım, iade etmeye bir türlü yanaşmadığın, her zerresi için acı çekmek zorunda kaldığım “ben” için çırpındım…

Sonunda da yenildim…

Lanet olsun dedim…

Bıraktım onu sende…

Koşmadım bir daha peşinden, ardıma bakmamayı seçtim…



Ve şimdi…

Ben artık sevemiyorum seni…

İstesem de yapamıyorum…

Her şey senin olsun, senin kalsın…

Ben kendime yeni bir “ben” yarattım çoktan…

Büyüttüm onu…

Artık yine kendimleyim ve “yeni değerimi” fazlasıyla biliyorum…



* * *



Teşekkür etmek istiyorum sana, bana bir şeyi gösterdiğin için…

Ucuzlatılmış sevdalar bana göre değilmiş gerçekten…

Sayende anladım bunu…

Senin hiçbir zaman anlayamadığını ben senin sayende anladım…

Teşekkür ederim sana…

Hem de çok…



Bendeki “yeni ben” hoşça kal diyor sana, ilk ve son kez…

Uzaktan…

Yaklaşmadan…

Yeniden onu benden çalmandan korktuğum için değil bu…

Hak etmiyorsun sadece…

Bundan sonra edemeyeceksin de…





Hoşça kal sen…



Sendeki eski benle, belki de kendinde sakladığın başka benliklerle, başka insanların yamalı sevdalarıyla; kendin gibi, sen gibi, eskisi gibi kal…



Hoşça kal…..

Mayıs'07 // İstanbul

Bahar Havası Çarpar Adamı

Yine geldi mis kokulu bahar ayları, sevindik.

Havaların iyiden iyiye ısınmaya başlaması iştahımızı kabarttı. Daha da kabartacak. Mis gibi çiçekler açtı her yerde. Herkes sokaklara attı kendini.



İki önemli sorunumuz var şimdi. Atlatmamız gereken iki olay.

“Bahar havası çarpar adamı” derler. İnce çıksan üşürsün, kalın giysen ter basar; sonuçta hastalığın davetiyesi sen eve varmadan ulaşır kendisine. Öyle çok güvenmemek gerekir havalara.

Ama çözümü de vardır bunun. Biraz dinlenirsin,ilaç kullanırsın, sonrasında dikkat edersin kendine, geçer gider.



Peki ya aşık olursan ne olacak? İşte o zaman çarpılmanın en büyüğünü, hastalığın en beterini yaşayacaksın. Elinde olmadan terleyeceksin, durmadan. İçindeki ürpermeler asla bırakmayacak peşini. Açan çiçeğin kokusu içine dolacak önce, ferahlayacaksın. Ama sonra o kokuyla yatıp kalkacaksın şuursuzca. Neden mi? O kokuyla aşık olmuştun, unuttun mu?

Belli belirsiz gel-gitlerin olacak. Üzülme, belirli bir süre olacak bu. Gün geçtikçe daha ağır gelecek, anlayacaksın. Ne yaptığını anlayacaksın. Kalbinin ağzında atışına şahit olacaksın.



Sonra giydiğin gömlek terletmeyecek seni. İçten içe terleyeceksin anlayamadan. Güneş ısıtırken ortalığı, buz keseceksin.

Sinirine dokunacak bir çok şey. Yolda gördüğün çiftlere saldırmak isteyebileceksin. Sinir katsayın artacak.



Belki de aşkını bulacaksın, öyle devam edeceksin hayatına. Ama sonrası meçhul olacak.

“Keşke aşık olsam”lar, “Aşkın gözü kör olsun.”lara dönebilecek birden.



Ya da tüm bunlar benim bir kuruntum olarak kalacak. Sevgilinizi alıp sahilde oturacaksınız saatlerce elele. Döke saça dondurmalar yiyeceksiniz karşılıklı. Güneşin ne kadar parlak olduğunu düşüneceksiniz aynı anda. Telefon mesajlarınız gsm şebekenizi fazlasıyla memnun edecek.



Kim bilir belki de kol kanat gerecek size bahar.



Umarım baharın bağışlayacağı insanlar arasındasınızdır, arasındayızdır.

Zamanla göreceğiz.

Nisan'07 // İst.

Dilimizdeki tüy “finish”

Yıllardır hep tartışılmıştır şu “ana dilde eğitim” konusu… Acaba çocuklarımıza eğitimlerini anadillerinde mi vermeliyiz? Yoksa dünyamız gibi onlar da küresel olmalılar ve eğitimlerini İngilizce-Fransızca-Almanca-İtalyanca vs. “herneysece” mi almalılar?

Yukarıda “eğitim” dedim ama sanırım “öğretim” kelimesini kullanmak daha doğru olacaktır. Sonuçta yabancı dille matematik, fizik, biyoloji derslerinin öğretilmeye çalışıldığı ve ne kadarının başarılı olduğu tartışmalı okullarımızda, topluma ait bir birey olarak –siz bunu isteseniz de istemeseniz de, sokakta yürümeye çıkıyorsanız eğer, öylesiniz- öğrenmeniz gereken, toplum içerisinde yaşamanın gerektirdiği yükümlülükler, yabancı dilde verilmiyor. Hatta çoğu zaman ana dilde de verilmiyor. Türevi çözebilen bir insan evladı kaldırımın ortasına “istediği dilde” tükürüp, “istediği dilde” yoldan geçenlere laf atabiliyor, hatta bazen insancıl öğelerden “istemediğiniz kadar çok” uzaklaşabiliyor.

İlkokuldan üniversiteye uzanan, hayatın çeşitli evrelerinde karşımıza çıkmaya devam edecek olan öğrenim hayatımızda, neyi ne kadar öğrendiğimizden çok neyi hangi dilde öğrendiğimiz önemli duruma gelmiş durumda. Hatta artık öyle noktalara geldik ki, kundaktaki bebekler “good morning”lerle uyanıp, “good night my baby”lerle uyutuluyorlar. Üstelik herkes halinden memnun…

* * *

Geçenlerde, yabancı dilde öğretim yapan bir bölümde okuyan arkadaşımın ısrarı sonucunda

İngilizce okutulan derslerin birine girdim. Dersin hocası hayatında yutmadığı kadar çok kelimeyi yutarak belki de, fazla fazla “eeeee,eeeeeemmmmmm,ööömmmm” benzeri İngiliz’imsi sesler çıkartarak ders anlatıyordu. Ve evet beklendiği gibi ders anlaşılamıyordu bir türlü. Sonra da Türkçe-İngilizce Eurovision şarkı sözlerinde yer alan cümlelere benzer cümleciklerle ders anlatmayı sürdürdü. En fazla yirmi dakika dayanabildim ve kendimi derslikten dışarı zor attım. Ardımdan arkadaşım kan ter içinde çıktı ve birbirimize bakarak gülmeye başladık. Türkçe altyazıları unutulmuş, kötü oyuncu ve oyunculuklarla iç sıkan, berbat İngilizce konuşulan vcd film izledik sanki. Şaka gibi!!!

* * *

Sokakta yürümesini öğretemediğiniz insanlar var bir de, Türkçe arası İngilizce’leriyle, kendi deyimleriyle resmen “yıkılanlar”. “Ok. canım, akşama birer drink alır, oradan da go home!” demek daha “cool” geliyor onlara. Dışarıdan bakıldığında “cool” değil “kıl” oldukları görülüyor fazla fazla. Fark etmiyorlar ne yaptıklarını, ne hale düştüklerini… Öyle mutlu oluyorlar, öğrenemedikleri değerlerin boşluğunu böyle dolduruyorlar belki. Belki de birilerine “elinize sağlık” demek için kullanıyorlar bunu, bile bile. Sebep her ne olursa olsun bize, bizlere, gelecek kuşaklara olanlar oluyor. Üstelik gören de yok, duyan da…

Artık dilimizde tüy bitti, ama bizimki konuşmamaktan…

Good night herkese…

Mart'07 // İstanbul

Şşşşşşş!!!

Sıradan bir gecede canımın sıkıntısını giderebilmek için yapmayı denediğim pek çok şey daha da sıkılmama vesile oldu. Öfleye püfleye evin içinde turlarken, telefon rehberimde bulunan iki yüz küsür numaradan, en çok aradığım birkaç tanesini sırayla çevirip, arkadaşlarımla iki laf etmeye karar verdim.



Bazı zamanlarda içten gelerek söylenmiş iki çift sözden başkası iyi gelmez insana. Ben de bu düşünceyi, özellikle de o dakikalarda, iyice benimsemiş haldeydim ve planımı uygulamaya koydum. Ama tabi bazı planlar tek taraflı uygulamaya açık olmadığından, telefon elimde öylece kalakaldım…



Aradığım numaraların hiçbiri telefonu açmaya tenezzül etmedi. Aradığım kişilerin telefonları bilmem kaç sinyal duyana kadar çalıyor, sonra da ekranda o yazı beliriyordu: “Cevap yok.” Aradığım numaraların değerli sahipleri acaba bu gece kendilerini bir yerlerde unutmuşlardı da bu yüzden mi telefonumu cevaplayamıyorlardı? Hal böyle olunca (ki daha sonra öyle olduğunu öğrenecektim, emindim buna!) benim kızmam için ne sebep olabilirdi ki?



Biri kendini sevgilisinin koynunda unutmuştu muhtemelen. Bir diğeri uyuyordu, bu saatte uyunurdu elbet. İnsanlar istedikleri zaman uyuyabilirdi, herkes ben değildi. Biri geç saatlere kadar çalışıyordu, mazereti vardı, hatta aramam suç bile sayılabilirdi. Yüksek sesin hakim olduğu bir mekanda “eller havaya” yaparken duymamıştı ötekisi çalan telefonun melodisini. Kalanlarının da bahaneleri hazırdı ve ertesi gün sunulmayı bekliyordu…



Ertesi gün yine aralarında anlaşmışlar gibi sırayla aradılar. Benim sıkıntım geçeli çok olmuştu, kendime gelmiştim. Güzel havayı değerlendirip dolaşmaya çıkmıştım. Telefonum artık ısrarla çalıyordu ve ben her arayanın telefon ekranını “Cevap yok”larla süslemeye kararlıydım. Aynı gün içinde sekiz kişinin telefonunda aynı uyarı cümlesi belirdi sayemde. Daha sonra ısrarcı olup tekrar arayanlara da olmayan bahanelerimi sıralamadım. “Canım istemedi, açmadım.” tatmin edici bir cevap değildi onlar için. Açmayacaksam neden cep telefonu kullandığım soruluyor, “Nerdesin sen?”ler havada uçuşuyordu. Birden herkesin ilgi alanına girivermiştim. Ara sıra birilerinin ilgi alanına girmek ilginç bir duygudur ama tavsiye edilir türden bir şey değildir. Tüm bu olanların sonunda suçumu kabul ettim ve bir süreliğine zorunlu susma hakkımı kullandım.



Bazen susmak ta işe yaramıyordu işte. Kendiyle baş başa kalakalıyordu insan öylece.

Hem de suçlu bir halde…

Mart'07 // İstanbul

Kendi Kendime

Yağmur yağıyor dışarıda. Her zamanki gibi sağnak bir yağış. Uzun zamandır dinmedi, ne dışarıdaki yağmur ne de bendeki... Dineceğe de benzemiyor. Benzetilmiyor hiçbirşeye, benzetilemiyor.



Sokağı aydınlatan lamba yanmıyor bu gece. Göremiyorum dışarıyı. Hoş, görsem de ne fark edecek sanki. Yağmurdan dolayı, bu saatlerde dışarıda bulunma ihtimali olan üç beş sokak kedisi bile kaçışmıştır şimdi. Sahi sen kedileri severdin değil mi? "İnsanlar onlardan daha nankör.

Sevgilerinin kıymetini bilmeyenler onlar aslında" derdin. Der-din...!



Sevdiğin bir tatlı vardı. Onun nasıl yapıldığını hatırlamaya çalıştım dün, bulamadım. Unutmuşum yapılışını. Unutmaya başladım bazı şeyleri, aynen istediğin gibi... Zamanı gelince hangi tatlı olduğunu da unutacağım. Sana sözüm olsun...



Parmağımı kestim bugün ekmeği dilimlerken. Hayır hayır çok kan akmadı. Ben de şaşırdım ama oldukça ufak bir yarayla atlattım. Kapanması zor yaralara nazaran çabuk iyileşiyor böyleleri.
Çabuk ve acısız...



Her şeyi kendi kendime yapıyorum artık. Sinemaya yalnız gidiyorum. Alışverişi yalnız yapıyorum. Yalnız başıma müzik dinliyor, bağıra çağıra şarkı söylüyorum, inadına... Kendim için kadeh kaldırıyorum akşamları. Yalnız uyuyorum ve yalnızca kendimi seviyorum. En zoru da kendimi sevmek oluyor. İnsan kendi kendine yetemiyor, yapamıyor bunu... Neyse canım merak etme, ben bunu da unutulacaklar listesine ekledim. Yalnızlığı da unutacağım, çok yakında...



Kendi kendine konuşmak garip bir duyguymuş. Ne bileyim, insan tüm gün neler yaptığını kendi kendine anlatınca sıkıcı geliyor bir süre sonra aynı şeyleri dinlemek. Aynada yüzünün asık olduğunu görmekten mi kaynaklanıyor bu ya da zamanında yüreğinle gördüğün -ya da öyle olduğunu sandığın-kişiye anlatamamandan mı kaynaklanıyor, işte onu bilmiyorum. Hayır bunu unutmadım, en başından beri bilmiyordum.



Bir de bazen ne diyorum biliyor musun kendi kendime?

Kendi kendime...

Kendime...

Bilmiyorum, unuttum...........

Bitme Noktası

06:42


Bir tatil sabahında uyanmak için oldukça erken ve gereksiz bir saat dilimi. Ama onun için iki saatte olsa uyumuş olmak olarak bakıldığında sevinilebilecek bir şeydi bu.


Son zamanlarda uyuyamıyordu hiç. Geceyi sabaha bağlamak eskiden çok zevkli gelirdi ona. Kendisiyle baş başa, gecenin sessizliğinde dinlenirdi. Yenilendiğini hissederdi. Bazen içkisi arkadaşlık ederdi ona bazen eski fotoğraflar, bazen de ikisi birden… O zaman mutluluğuna diyecek yoktu işte. Ama uzun zamandır yapamıyordu bunu. Kendini oldukça yorgun hissediyordu. Uykuya her zamankinden fazla ihtiyacı vardı.


Hemen kalktı, hızlıca hazırlandı. Randevusuna geç kalmak istemiyordu. Şimdiye kadar pek çok şey için yeterince geç kalmıştı zaten.


Randevu saatinden iki saat kadar önce varmıştı hastaneye. Birkaç saat sonra her şeyi öğrenecekti. Ama daha en az iki saat vardı işte. Dayanamadı. Hastanenin yakınında bulunan kafelerden birine oturdu. Zaman her zamankinden yavaş işliyordu.


Yıllar boyu ertelediği hayatını düşündü bir anda. Her seferinde birileri mutlu olsun diye yaptıklarını, sahte gülüşmeleri, sahte insanları, sahte sözleri. Bunların arasında elle tutulur birkaç güzel olay, birkaç gerçek dost ve birkaç “hayat parçası” bulabiliyordu. Aklına geldiğinde onu mutlu edebilecek birkaç güzel anı. Hepsi bu kadar. Kendi için yapmamış olsa da birkaç eğlenceli dakika-saat-gün, her neyse işte…


Geçmeyen zaman böyle şeyleri düşündüğünde olağan hızıyla akıyordu. Bir süre kendi de şaşırmıştı buna, sonraları alıştı. Artık gitme vaktiydi, gerçeklerle yüzleşme vakti gelmişti.


Hızlı adımlarla hastaneye doğru ilerledi. Doktorun odasına vardığında derin bir nefes aldı ve kapıyı çalıp içeriye girdi. “Hoş gelme” faslı atlatıldıktan sonra asıl meseleye gelindi. Tahlillerin geldiğinden bahsediyordu doktor. Anlamadığı pek çok tıp terimi kullanıyordu ve duyduğu her kelime tahlil sonuçlarının kötülüğünün derecesini bildiriyordu ona. “Dibe vurmuşluk derecesi.”


Hastaneden çıktığında telefonu çalmaya başladı. Kimseyle görüşmek istemiyordu o an. Kime ne anlatabilirdi ki? O da bilmezdi ömrünün, köpüklü suya daldırılan plastik halkaya üfleyince çıkan ıslak baloncuk kadar olduğunu. “Olacağı varmış, buraya kadarmış.” dedi kendi kendine. İstemeden de olsa telefonu açtı en neşeli haliyle. Sahte gülücüklerini saçtı yine ortalığa. Her şeyin iyi olduğundan bahsetti. Sonuçlar iyi çıkmıştı. Ufak birkaç problem vardı. İlaçla hallolurdu onlar da.


Akşam karanlığı çöktüğünde eve vardı, hafif bir müzik açtı ve balon köpüğü hayatı için içti o gece.


Hayatının geri kalan zamanında hep mutluydu.


En azından son anlarında…

Şubat'07 // İstanbul

Hoş Geldiniz!

Eski heyecanlar yok artık hiçbir konuda. Dünyada küresel ısınma arttı da eriyen biz mi olduk? Bilmiyorum ben. Düşüncelerimiz mi eridi yoksa kendi kendimizi yok etmeye mi programlandık? Orası epey karışık…


Çevrenize baktığınızda kaç insanda hayatı görebiliyorsunuz. İçi boşaltılmış “günaydın”ları kullanmak sizin dilinizi de yoruyor mu? Neler geçiyor aklınızdan gün içinde? Yemek yerken, çalışırken, gezerken, birileriyle bir yerlerde gerekli-gereksiz, istekli-isteksiz hatta sayısız “şey” yaparken gerçekten orada mısınız yoksa siz de uzun yolculuklara çıkıp bir türlü geri dönemeyenlerden misiniz?


Eğer öyleyseniz hemen paniğe kapılmayın çünkü yalnız değilsiniz. Pek çok kişi sizin gibi yaşıyor, hatta yaşatılıyor. Sanmayın ki her sabah yeni bir güne başlıyor evrendekiler. Her gün biraz daha geriye gidiyor zaman, tersine işliyor. Tarihler 2000’li yılları gösterirken, bizler köhne mağaralarımızda tıkılıyoruz fark etmeden, ettirmeden. Korkuyoruz çünkü. Tekdüzelikten kurtulmak nasıl zor geliyor bilemezsiniz. Aslında bilirsiniz belki, yok yok muhtemelen bilirsiniz de bilmezlikten gelirsiniz. Cesaretiniz yoktur, belki haklı olarak belki haksızlığınızın arkasına sığındığınızdandır bu hal. Kim bilir?


Aklımıza gelmeyecekler başımıza geliyor çoğu kez. Gelebilecekleri hesaplamaktan nefes alamıyoruz. Biz de bir süre sonra kendimizi rüzgara bırakıveriyoruz elimizde olmadan, artık bizi alıp nerelere götürürse… Mecburuz, tutsağız, kelepçeliyiz…

Haliyle kaçmayı denemek bile bir süre sonra “Neden-kimden kaçıyorum ki ben?” sorusuyla beraber bumerang gibi bize dönüyor. Ve tebrikler! En baştasınız!!!


* * *


Bir fincan kahve yapmanın en zor yanı nedir sizce? Alt tarafı su kaynatacaksınız, kahvenize dökeceksiniz. Bir de son olarak karıştırma kısmı var ki bunların tamamı alsa alsa 3-5 dakikanızı alsın. Ama öyle değil işte. Bilmiyorum hiç başınıza geldi mi? Kahve kutusunu açtığınızda burnunuza gelen keskin aromalı koku sizi aylara bölebilir mi? Dakikalar hatta saatler boyu gözünüzün önünden kare kare fotoğraflar geçebilir, yüzünüz ıslanabilir ve en sonunda kahve kutusu elinizden kayarak parçalara ayrılabilir mi, tıpkı sizin gibi…


Yıllardır okuduğunuz bir derginin aboneliğini sebepsiz yere iptal ettirmek, en sevdiğiniz şarkılardan vazgeçmek, birkaç başucu kitabınızı birilerine armağan etmek, msn adresinizi hatta sayısını unuttuğunuz kadar çok kişide bulunan ve yıllardır kullandığınız telefon numaranızı değiştirmek ne kadar gereklidir günlük hayat içerisinde. İnsan kendini bu şekilde yenilemeli midir ara sıra? Her şeyiniz yenilenince kendiniz de yepyeni mi olursunuz? Yoksa alttan akan kirli sular yolunu bulmaya devam eder de siz mi hissetmezsiniz?


* * *


Korkusuzluğunuzdan korkmuş

Korkular edinmişseniz

Öfkesizliğinizden çekmiş

Tövbeler beğenmişseniz

Kimsesizliğinizden kovulmuş

Isırılmış hissetmişseniz

O sizseniz, o sizseniz HOŞ GELDİNİZ …


Ve bu konuda “gerçekten” yalnız değilsiniz…

Şubat'07 // İstanbul

Yapmak Lazım

Her gün, her saat, her dakika, saniyelerin arasına sıkışmış halde solumaya çalışıyoruz hayatı. An be an dolu-boş yaşayıp gidiyoruz. Onca derdin-tasanın-gülmelerin-şen kahkahaların-düşün-gerçeğin arasında “Yapmak lazım.” diyebileceklerimiz var. Yoksa da olmalı. İşte onlardan birkaçı:


Nefes almak lazım. Derin derin… Oksijenin tadına varmak lazım. Her nefes alışta için umut dolmalı. Sokakta dolaşırken, sinemada film izlerken, duyduğun bir melodide akıp giderken, kitap gibi hayatları yaşarken, durmadan hiç durmadan nefes almaya çalışmak lazım. Zor bunu yapmak biliyorum. Ama “imkansız” değil, hayatta hiçbir şeyin imkansız olmadığı gibi…


Ayakların yere basması lazım. Hayat boyunca hepimiz için biçilmiş birer rol varsa eğer, ki olduğunu düşünüyorum – vitrin bakmaya gelmedik sanırım dünyaya, bazı şeyleri görerek yaşamak lazım. Hayallerin hayallerde kalmaması için kendi gerçeğini görmeyi başarmalı insan. Hem kendisi hem başkaları için…


Sevmek lazım. Hayır efendim, öyle çiçeği böceği değil. Adam gibi sevmek lazım; ne yaptığını bilerek, önünü görerek, söylediğinin sonuna kadar arkasında durarak… Yaptıkların yapabileceklerinin habercisi olmalı. Asla “-mış gibi” yapmamalı insan.


Çabalamak lazım. Olmaz denileni olur edebilmek için çabalamak. Savaşmak lazım inandıkların için. İnandırman lazım bunun için belki birilerini. Belki çok uğraşman gerekli. Ama eğer “Sen gerçeksen, düşündüklerin gerçekse” asla vazgeçmemeli…


Pollyanna olmak lazım bazen. Her durumdan güzel bir şeyler çıkarabilmeli insan. Haline şükretmeli. Daha iyisini dilemeli ve yoluna devam etmeli; kendisi için, sevdikleri, sevenleri için. Her ne olursa olsun içini ferah tutmalı, sonuna kadar…


Sokaklarda bağıra çağıra şarkı söylemek lazım. “Sanki sen yapıyorsun da…” demeyin. Yapıyorum ve yapmaya devam edeceğim. Sevinçliyken-üzgünken-her türlü ruh halini barındırabiliyorken bünyeniz canınızın istediği şarkıyı avaz avaz bağırmak lazım. ( Kesinlikle denemelisiniz. Deneyenler zaten ne demek istediğimi bilir. )


Düşünmek lazım. Her açıdan düşünmek. Konuşmadan önce, tartışmadan önce, olayları yaşamadan önce, yaşamak istemediklerini görmemek için belki de çok düşünmek lazım. Bunu yaparken de kendini unutmamak lazım ki en zoru da o.


Bir de son olarak bize İstanbul lazım. Her türlü derdine rağmen kabullendiğimiz İstanbul. Bir türlü yüz dönemediğimiz, sırt çeviremediğimiz İstanbul. Ondan asla gitmemeli, hayat orada daha güzel belki ya da her şey İstanbul’un sizdeki anlamında gizli…


Yapmak lazım bunları. Kendimiz için…

Ocak'07 // İstanbul

Yazarak Yaşayanlar Hakkında!

Bir yazıyı oluşturmak için nasıl bir yol izlenmelidir?

Önce uygun bir konu seçmeli. Daha sonra bu konuya uygun malzemeler bulunmalı, hazırlanmalı. Sonra o malzemeler, konuya uygun şekilde yazının değişik yerlerine özenle yerleştirilmeli. Bunları -iyi ya da kötü- başarabiliyorsak, -iyi ya da kötü- bir yazı çıkar ortaya. Bir diyeceği varsa der, eğlendirecekse eğlendirir, ağlatacaksa ağlatır, laf koyacaksa birilerinin “önüne” onu da yapar, gülmek için yaratılmışsa güldürür, görevini yerine getirir. Sonra da unutulur gider…

Canınız sıkılıyor. Ruhunuz kendini karanlığa teslim edeli epey olmuş. Şapkanızı önünüze koyup bazı şeyleri düşünme “dönemecini” de geride bırakmışsınız. Dert küpü olup çıkmışsınız. Böyle bir ruh halini yansıtabilmek için yazılabilecek bir yazı için çok malzemeye ihtiyaç yoktur. Siz yeteri kadar malzeme olmuşsunuzdur zaten. Kendinizi kotarırsınız fazla “eşelemeden”. Gerekli-gereksiz üç beş cümle yazarsınız. Fazlasıyla karamsar ruh halinizden bahsedersiniz. Hayattan bıkkınlığınızı anlatırsınız. İçinizdekileri “kusarsınız” ve rahatlarsınız.

Ya da…

Tüm gününüz çok eğlenceli-neşeli-gülme krizli-kahkahası bol geçmiştir. Oturursunuz, olan biteni anlatırsınız. Yazınızda bile duyulur “kahkahalarınız”. Dinlediğiniz şarkıdan aldığınız tadı yansıtabilirsiniz mesela. Hatta bazen haddinizi aşıp ya da sınırlar dahilinde birilerini alaya alabilirsiniz. Mutlusunuzdur-mutluyuzdur. Her şey yolundadır, olması gerekenin fazlası vardır elinizde. Hal böyle olunca da bunu yazılarınıza yansıtmanız olasıdır.

Bir de en güzeli var. Malzemeleri olduğundan çok farklı halde kullanarak, onları insanlara sunmak… Bu aslında sadece yazı için geçerli değildir. Hayatta genel olarak yaparız biz bunu. “Göstermelik yaşamak-göstermelik yazmak.” Her sabah kalkıp, hazırlanıp, sosyal çevrenizdeki diğer insanların arasına karıştırdığınızda aklınıza şu soru gelebilir: Acaba gerçekler mi? Yoksa sizinle oynuyorlar mı? Gözünüzün içine baka baka, her gün yüzünüze gülerek, kimi zaman iyi niyetle, kimi zaman “ellerinde olmadan (nedense?)”, kimi zamanda niyeti bozmuş halde oynuyorlar mı, yoksa onlar sizin sandığınızdan da mı gerçekler? Bilemezsiniz. Derdini dinlediğiniz, beraber güldüğünüz, “iki lafın ötesinde” olduğunu düşündüğünüz, hatta yeri gelince öğütler verdiğiniz kişiler aslında karşınızda çok profesyonelce oynayabilirler ve sizin ruhunuz duymaz. Siz de kendi kendinize olan biten için üzülür, çözüm önerileri ararsınız. Ama onlar olayı çoktan çözmüştür. Bir arpa boyu yol almışlardır. Siz çok geridesinizdir. Boşa tüketirsiniz kendinizi bilmeden. Ve onlar bunu bilse de yine de size bir şey söylemezler. İşte aynı bu şekilde yazılar da yazabilirsiniz. İnsanlar sizin ruh halinizi asla bilemezler, bildiklerini zannederler, sizi anladıklarını zannederler ama hiçbir şey göründüğü gibi değildir.

Yazıların “gerçekten” ne anlatmak istediğini yazarından başka kimse bilemez! Bilmemeli de zaten. Yazıyı okuyan her birey kendinden bir şeyler bulmalı, kendi anlamını çıkarmalı. Yaşadığımız şu dünyada kimin gerçek kimin sahte olduğunu çözemiyoruz, en azından yazılarda kendi dünyamızı gerçek kılabilmeli.

En azından bu kadar “özgürlük-özgünlük” hakkımız vardır değil mi?

Ocak'07 // İstanbul

Bir Fincan Kahve

Siz bir fincan kahve olmadan güne başlamanın nasıl bir duygu olduğunu bilir misiniz?

Öyle anlar vardır ki…

En uyuşuk halinizle, yatakta dönüp durursunuz. Canınızın kalkmak istememesi bir yana, saçma sapan şeyler geçer kafanızdan. Gereksiz düşüncelere dalar, olanların tümünün bir rüyadan ibaret olmasını istersiniz.

Yüzünüzü yıkarken halinize gülmeyi, açık kalan yerinizi bir daha elinizden geldiğince kapatacağınıza kendinizce söz vermeyi ve arkadaşlarınızı arayıp tüm olan biteni neşeli kahkahalar eşliğinde anlatmayı o kadar çok istersiniz ki…

Ama olmaz…

* * *



İnanılması zor anlara inanmayı kim ister?

Zaten yorgunken, tükenmişken, bitme noktasını geçeli çok olmuşken; bir de bunların inanılırlığını tartışmak ne kadar zordur, o anı yaşayan için. Mecbursa inanmaya, yapacak bir şey yoktur. Eli mahkumdur. Bir kat daha acı duymaya mahkumdur.

Hani o ara sıra film şeridi gibi göz önünden geçen hayat var ya, ne zor gelir artık ona. Yıkılmış, yerle bir edilmiş sokaklarda dolaşır gibidir. Hatta kendi sokakları yerle bir olmuştur ama gören yoktur. Yanından geçen en yakın arkadaşını görmez. Dinlediği her şarkı, duyduğu her melodi acı kokar elinde olmaksızın. Ve elinde olmaksızın salkım saçak dağılmıştır ruhu dört bir yana.

* * *

Hayat her zaman tatlı değildir ya, her zaman acı olmadığı gibi. Bazen de hayatın tadını alamazsınız. Ne acıdır, ne de tatlı. Tatma duyusunu yitirmişse insan, kokusunu da alamaz artık. Ya da kokusuz olunca her şey, tadı da gelmez dile. Boş gözlerle etrafı süzmekten başka çare bulunmaz elinde.

Peki çözümü var mıdır bunun? Belki evet, belki hayır. Ağzına bir parmak bal çalacak dostlardır belki çözüm. Belki de üzerindeki ölü deriyi atmak için biraz yalnızlık ve zaman.

Siz, her sabah sevdiğinizin elinden içtiğiniz kahveniz olmadan güne başlamanın nasıl bir duygu olduğunu bilir misiniz?

Umarım öğrenmezsiniz.

Aralık'06 // İstanbul 

Ağzı Bozuk Aşk Mektubu

“Bir damla gözyaşının lafı olurmuş aramızda. Üzüldüm...”



Boş boş bakıyorum duvara. Saat gece yarısını vuralı epey olmuş. Tam yirmibir yıl onsekiz saat önce ışığı gördüm ilk kez. Birkaç yıldır hiç göremiyorum. Çok uğraşıyorum, uzanıyorum ona, yaklaşıyorum ama olmuyor.
“Bir yıl daha yaşlandın.” dedi bugün eş dost. Güldük,eğlendik. İnsanın, yanında birkaç dostunun olduğunu bilmesi nasıl güzel bir duygu bilemezsin.
Sahi sen hiç birilerinin yanında olmayı denedin mi? Muhtemelen evet ama bunu “anlamını bilmeden,şuursuzca” yaptığını biliyorum çünkü korkuyorsun, benden ,kendinden, çevrenden korkuyorsun.Dahası...
Neyse,her zamanki gibi “boşver gitsin...”
* * *
Hani klasik bir söz vardır ya, “Yoruldum.” diye... Tek kelimeyle ne güzel anlatılır onca yıl...
Boşa da olsa çok koştum,çok uğraştım bir şeyler için, kendi kendime de olsa ağladım,görmedin; çok çok çok şeyler yaptım,ilgilenmedin; dönüp bakmadın, bakmamayı yeğledin kendince, sebebini hiçbir zaman bilemedim.Bilmeyi öyle isterdim ki...
Hep yalnızdım,bir başımaydım,yaralarımı kendim sardım,saramadım, yapamadım, kanadım, kanıyorum...
Sebebini hiçbir zaman bilemediğim yalnızlığın içinde boğuldum ben. “Kendim ettim,kendim buldum.” Pişman mıyım? Fazlasıyla... Sadece bana yardım etmeni isterdim. Yıllardır zırvaladığın dostluğunun “zerresini” görmek, hissetmek ve sana hak vermek isterdim. Olmadı...
“Değmez”i “değer(miş)” gibi gördüğüm için kendime çok kızıyorum.”
* * *
 
 
Tepkisizlik bazen en büyük tepkiymiş. Sen de öyle yaptın ama emin ol ki kendini kandırdın. Zaman yaraları sararmış, dünyada aşktan değerlisi mi varmış, herkes kendi hayatını yaşarmış, sebepsiz sözler sarfetmek çok kolaymış, olan bitenin acısını çekmek kimlere kalmış?
İl-gi-len-dir-me-di seni...
 
 
Peki ya sonuç???
“Bu kez pek bir afilli yalnızlık, ağlatan bir kadın kadar düşman, ağzı bozuk üstelik,bırakmıyor acıtmadan...”
Ama sen bunları yine boşver gitsin...

Kasım'06 // İstanbul

Sen Hayatın Neresindesin?

Doğduğumuz günden beri başımıza gelmeyen kalmadı şu dünyada.


Dünyaya gelişimizin ilk dakikasında, ileriki zamanlarda kabalaşacak olan bölgemize yediğimiz “şaplak” ile anlamalıydık ters bir şeyler olduğunu. Daha ilk dakikadan bunlar geliyorsa başımıza, kim bilir, kimler bilir; daha neler neler gelecekti hayatımız boyunca.


Ağlamayan çocuğa meme verilmiyor küçükken. Çocukluk alışkanlıklarını büyüdüğünde de sürdürünce insanoğlu; karmaşa da kaçınılmaz oluyor tabi. Eh, bu kadar uzun soluklu bir yarış içinde ara sıra ufak hileler yapmak olmazsa olmaza götürüyor bizleri, ister istemez.


Bildiğimizden çok, yaşadığımız için dengesiz hayatımız kendisine anlam katamadan bitiveriyor. Katılmayan anlamı katılmış gibi göstermekten başka çaremiz kalmıyor kuşkusuz.


(Çok mu karmaşık yazıyorum? Sanıyorum ben de bu yazıda “kendimi” anlayamıyorum. Ama olsun. Bu da anlaşılmaz görünmenin ufak bir hilesi.)


Hani dedim ya doğduğumuz gibi güzel bir şaplak yiyoruz diye. İşte o zamandan kalma bir alışkanlıktır belki de; ne zaman eli havada birini görsek, refleks halinde, ağlayacak duruma geliyoruz.


Ne yapalım, zamanında korkutmuşlar bir kere.


Pek çoğumuzun yaptıkları yapabileceklerinin yanında “hiç” olmaktan öteye gidemezken; nedense neden kabullenmişiz her şeyi, taa en başından. Hayatın verdiğinden fazlasını istemeyi görgüsüzlük saymışız.


Savaşı baştan kaybetmeyi geçmişiz; bizzat, ellerimizle teslim etmişiz kalelerimizi. Ama kimilerimiz dış görünüşü korumuş, yaraları kapalı göstermiş, kimimiz görünen köye aldırış etmemiş.


Sonuç: Hayat 1, Düşler 0.


* * *


Her seferinde denir ya “üç günlük dünya” diye... O üç günlük dünyada dolu dolu kaç gün yaşayabiliyoruz biz? Hangimiz, gerçekten yapmak istediklerimizin peşinden gidebiliyoruz? Kaçımızın hayatı düşleriyle eşdeğer?...


Sanıyorum pek azımızın…


Suçlu şu lanet olası kader mi? Kim bilir, belki onun da hiçbir şeyden haberi yoktur.


Ne dersiniz?


Aralık'06 // İstanbul

27 Haziran 2012 Çarşamba

"SIRADIŞI" ezber bozmaya geliyor!


Çok az kaldı!
5 adet polisiye-gerilim öyküsünün yer aldığı "SIRADIŞI" çok yakında raflardaki yerini alacak!

Temmuz ayının 2. haftasında piyasada olması planlanan kitap, bir sonraki adımda ne olacağını tahmin edemeyeceğiniz öyküler ile sizi esir alacak!

İlişkiler, ihanet, öfke, ihtiras, seks, güç, para, intikam, karmaşa, dostluk, adalet, hayal, gerçek ve AŞK...

Hayatı bambaşka bir bakış açısıyla okumaya cesaretiniz var mı?


TEMMUZ'da Seçkin Kitabevleri ve Online Mağazalarda!

"SIRADIŞI"



"SIRADIŞI" için ne dediler? // Çiçek Dilligil (Oyuncu)