11 Kasım 2012 Pazar

Çok Sevdiğimden...

Niye susuyorum anlıyor musun?
Çünkü anlattıkça zor…*


Bir vardı, bir yok…


Yok olması için bir sebep yoktu oysa ki. Ne olduğunu bilemiyordum, anlamıyordum, sorguluyordum ama olmuyordu; bulamıyordum. Uzun zaman durmadan, hiç durmadan düşündüm bunu ama olmadı. Bir sonuca varamadım. Sonra bıraktım düşünmeyi. O’nu değil, bu durumun nedenini düşünmeyi bıraktım. O’nu düşünmeyi bırakmak biraz daha zaman alacaktı, biliyordum…


Zaman geçti biraz, ben yorulmadım. Aksine daha çok gülmeye, eğlenmeye, hatta güzel vakit geçirmeye başladım. Neşemden hiçbir şey kaybolmadı. Çevremdeki kişiler bile bu enerjimin sebebini merak ediyordu ama öylesine bir şeydi işte. Yaraları kapamayı, onarılmayı, önüne bakmayı daha hızlı yapabilmeyi öğrenmiştim sadece, farklı bir şey yoktu bunun dışında. Ben aynıydım, hayat aynıydı, insanlar aynıydı. Ben biraz daha hızlıydım bazı konularda, hepsi bu.


Bazı akşamlarda ister istemez doluyordu kadehime, kalıyordu orada bir süre. Sonra kana kana içiyordum O’nu, içime çekiyordum aynı anda kokusunu. Sonra içmeyi bıraktım bir süre. O’ndan uzak kalmanın yolu bu olabilirdi, oldu da. Bir süre sonra kadehime doldurduklarım O’nu getirmemeye başladı. Yok ettim O’nu, büyük başarı. Çok büyük başarı!


Hayatım boyunca birini, makul oranda sevmeyi başaramadım. Hep çoktu, fazlaydı, aşırıydı. Hep düşündüm, her açıdan düşündüm, fazlasıyla düşündüm ve belki de bu yüzden fazla geldim bazılarına; azına kaçmak varken, çoktum, biliyordum… Az ile yetinemedim, her şeyi yaptım sevdiğim için ve her şeyi gördüm iyisiyle kötüsüyle…

Hem çok sevdiğimdendi hem de zor sevdiğimden…

Ben öyle istedim, öyle oldu…

Ve belki de bu yüzden “hepsi” bir vardı, bir yok…

Onlar yok oldu, ben sustum; hepsi buydu…

 
Kasım’12 // İstanbul


*Sıla – Zor Sevdiğimden şarkısından…


“SIRADIŞI” Haberler

5 adet gerilim öyküsünün yer aldığı ilk kitabım SIRADIŞI online satış ile beraber zincir mağazalarda satışta! D&R başta olmak üzere pek çok seçkin kitabevinde bulabilirsiniz.

Dip Köşe: Tüm Kıvanç Koca Yazıları ve daha fazlası için,
Facebook: facebook.com/KivancKocaYazilari
Twitter: twitter.com/KivancKoca
E-posta: kivanckoca@gmail.com

19 Eylül 2012 Çarşamba

Yok


Nasıl kızıyorum kendime bazen,

“Bazen”ler çoğalıyor bazen…**

 

İnsan bazen kendine verdiği sözü tutamıyor, ne kötü.


“Bundan böyle önce kendini düşüneceksin!” Bunu kendim için söyleyeli ne kadar zaman oldu hatırlamıyorum ama çok yakın bir tarih olmadığını biliyorum. O tarihten beri de tanıştığım, tanımaya çalıştığım ya da tanıdığımı sandığım çok sayıda insan için içimden kurdum bu cümleyi. Ve belki de bu yüzden tanıma fırsatım olmadı neredeyse hiçbirini. Çok etkilenmedim bu durumdan, amacım tanımak değildi zaten, onlar da öyle olmadığının farkındaydı.


Özetle, her şey o haliyle iyiydi.
 

Kimisi arkadaşım, kimisi dostum, kimisi sevgilim olabilirdi ya da oldu. Ama sırf bu “temkinli olma durumu”ndan dolayı mesafeler azalmadı, kiminde aynı şekilde kaldı kiminde daha da arttı. Ve ben bu konuda hep iç sesime güvendim ve iç sesim beni hiçbir zaman yanıltmadı.

 
Kiminle ilgili ne düşündüysem öyle oldu, tabi ki benim açımdan öyle bu. Karşı taraf bazen beni “çok içten” buldu bazı zaman “yontulmamış odun” hatta “öküzün önde gideni.” Evet evet aynen öyle. Ve hiçbirine bir açıklama yapmadım, yapma gereği duymadım; önce bensem bu önemsizdi.


Sonra zaman değişti, ben değişmedim. Bu fikrimi değiştiremedim.  Kıyaslama yaparak gördüm ki, karşındakini  düşününce olmuyor, kendini düşününce kıymete biniyorsun. Ulaşılamayan her zaman kıymetli, senin de adın “kasıntı ve kendini beğenmiş” oluyor haliyle.
 

“Çok da temkinli olmamak, akışına bırakmak lazım.” demişti bir arkadaşım bir süre önce. Onun gibi düşünmesem de bu kez iç sesim onun haklı olduğunu söyledi bana. Düşündüm, çok uzun süre düşündüm hem de. Haklı olabilirdi belki. Bunu O söylediği için düşünmedim, iç sesime güvendim yine. Hayatıma kattığım birine güvenebilirdim mesela, bazı konularda ona danışabilirdim. Arkadaş olabilmek için bile önemliydi bu bana göre.

 
 Yine iç sesime güvendim ve bu kez bunu denedim. Sonuç ne mi oldu? Üzülerek söylemeliyim ki iç sesim de o arkadaşım gibi yanıldı.  Üstelik beni de yanıltarak artık daha da katı olmam için bir sebep yarattı.

 
Kötü.

 
Artık danışacak bir “iç ses” de yok, konuşabileceğim o arkadaşım da…


Yok.

 

Eylül’12 // İstanbul.


*Okuduğunuz yazı gerçek bir olaydan yola çıkılarak yazarın bakış açısıyla kurgulanmıştır.

**Gökhan Keser-Sıla / Bazen şarkısından…

“SIRADIŞI” Haberler

5 adet gerilim öyküsünün yer aldığı ilk kitabım SIRADIŞI online satış ile beraber zincir mağazalarda satışta! D&R başta olmak üzere pek çok seçkin kitabevinde bulabilirsiniz.

Dip Köşe: Tüm Kıvanç Koca Yazıları ve daha fazlası için,
Facebook: facebook.com/KivancKocaYazilari
Twitter: twitter.com/KivancKoca
E-posta: kivanckoca@gmail.com

Aşk Tek Kişiliktir Her Zaman

“Sonunda caddelere çıkardım kaynağından,

Evime götürdüm yatağımda

kasığından öptüm…”*


Aşk tek kişiliktir her zaman…

Neden mi?

Siz de mi “O da beni seviyor.”culardansınız yoksa? Olabilir. O da sizi seviyor olabilir ama ne kadar seviyor, bunu düşündünüz mü hiç?

* * *

Gün olur biri çıkar karşınıza. Okulda, işte, cafede, markette, herhangi bir yerde. Önce tanışır sonra da tanımaya çalışırsınız. Günler geçtikçe, zaman ilerledikçe hayatınızın büyükçe bir yerini işgal etmeye başlar o kişi. Sonra zamanla ilerler muhabbet; yanınızdayken mutlusunuzdur, yan yana değilken de aklınızdadır ve kendinizi iyi hissedersiniz. Sürekli sesini duymak ister bunun için bahaneler yaratmaya çalışırsınız, yapabildiğiniz kadarıyla idare edersiniz.

Zaman ilerledikçe…

Çoğalmaya başlar her şey. Hep, beraber vakit geçirirsiniz. Sürekli konuşursunuz, sesini duymak iyi gelir tıpkı ilk zamanlarda olduğu gibi. SMS paketiniz yetmez olur, WhatsApp’ın ne kadar muhteşem bir icat olduğunu söyler durursunuz. Hayat harikadır artık, her şey ne kadar güzeldir. Zaman akar, su yolunu bulur, herkes mutlu herkes iyidir, hoştur. Evlenirsiniz, çoluğunuz çocuğunuz olur, bir ömür boyu mutlu mutlu yaşarsınız.

Ya da…

Çoğalmaya başlar bir şeyler ama aslında çoğalmıyordur, öyle görünüyordur. İlerlemeye çalışırsınız ama başaramazsınız. Çünkü siz adım atsanız da karşı taraf o ilk zamanlardaki gibi size doğru atmıyordur adımlarını. Yönünü sizden başka bir yere çevirmiştir ve ağır da olsa ilerliyordur hatta bunu yaparken de sizi takip ediyordur bir taraftan, “Arkamdan geliyor mu acaba?” diye. Ne büyük bencillik! Sonra oturup düşünürsünüz “Madem öyle neden çıktın ki karşıma?” diye.

 Ya da…

 Çoğalmaz, hiçbir şey olmaz. Siz birilerinin peşinden koşarsınız ama olmaz. O kişi size adım atmadığı gibi sizin de atmanızı istemez aslında. Israrcıysanız üzülen yine siz olursunuz, karşı taraf da belki bundan dolayı huzursuzluk duyar ama hepsi bu. Fazlası hiçbir zaman olmaz.

İlk örnekte aşkın 2 kişilik olduğunu mu düşünüyorsunuz?

Yanılıyorsunuz. O örnekte de aşk tek kişilik, sadece diğer ikisinde olduğu kadar görünür değil bu durum.

İki kişi birbirini sevse de sevgilerinin şiddeti hiçbir zaman aynı değildir. Bu yüzden evlilikler biter, sevgililer ayrılır ya da biri alttan alır ve her şey tatlıya bağlanır. Aldatılan bazen sırf sevgisinin şiddeti daha yüksek olduğu için vazgeçer ayrılmaktan ya da sevgisini aşar gururunun şiddeti, o yüzden bitirir ilişkisini. Bunda bile fark belli eder kendini.

Aşk tek kişiliktir her zaman. İşte o yüzden aşık olan kişiyi ilgilendirir aşkının şiddeti, durumunun ne kadar vahim olduğu ya da döktüğü gözyaşının miktarı. Kimse karışamaz, kimseyi de ilgilendirmez bu.

Net.

*Sezen Aksu – Sayım şarkısından….

Ağustos’12

25 Ağustos 2012 Cumartesi

İşte O Yüzden

Anlayamazsın bazen.

Kurduğu her cümleyi birkaç açıdan düşünürsün ve ne demek istediğini anlamaya çalışırsın ama anlayamazsın. Bazen çok açıktır ne söylediği bazen karmaşık. Ya da sen karmaşıklaştırırsın. Anlamak istediğin şekilde anlarsın söylediklerini -ki bu çok daha vahimdir senin açından.

İşte o yüzden, anlayamazsın.

* * *

Sorgularsın durmadan.

Ne kastetti, onu mu demek istedi, ne düşünüyor acaba; deliriyor muyum ne? Evet deliriyorsun! Bu kadar derin düşünmek akıllı insan işi değil çünkü. Sana ne bunlardan; ondan, yaptıklarından, olandan, bitenden?! Ne zamandır bu kadar takıntılı oldun? Ya da ne zamandır bu kadar sorguluyorsun her şeyi? Bu soruya verdiğin cevap seni de korkuttu değil mi?

İşte o yüzden, sorgulamayı bırakmalısın.

* * *

Dalıp gidersin ansızın.

Elinde bir kahve fincanı, fincanın içindeki kahvenin kokusunu çekerek içine derin derin; kaybolursun biri gelip "İyi misin?" diyene kadar. O ana kadar iyisindir, kendine geldiğinde ise hüzünlü. İrkilme ile beraber gerçek dünya ile yüzleşme! Ve vereceğin tek cevap, net: "İyiyim, pardon dalmışım."

İşte o yüzden, daha az düş kurmalısın.

* * *

Bilemezsin bazı şeyleri.

Öğrenmeye çalışırsın ama olmaz. Senin sorduklarınla verilen cevaplar örtüşmez; bu da seni daha çok umutsuzluğa sürükler. Vazgeçmenin en iyisi olacağını düşünürsün ve uygulamaya başlarsın artık elinden geldiğince.

İşte o yüzden susarsın ve herşey olacağına varır.

Çok net.

Ağustos'12

8 Ağustos 2012 Çarşamba

Aşk İçin Sebep Lazım, Sevişmekten Ziyade

“En son bir sevgilin vardı senin, ne oldu o?”
Bir an durdum, düşündüm. Ne zaman vardı? Kimden bahsediyordu? Ya da yanımda gördüğü birini sevgilim mi sanmıştı acaba? Bilemedim o an ve kendisinden bu konuda detay bilgi istedim. Kimden bahsettiğini sordum açıkça, “Askere gitmeden önce vardı ya biri.” cevabını verdi. Evet, şimdi aydınlanmıştım.

“Olmadı.” dedim.
-Neden ki?
-Olmadı işte. Olmazdı, zorlamadık diyelim.
-Bunun nesi vardı?
-Fazla iyiydi.
-Yani?
-Fazlasıyla benimleydi. Ama ben onunla değildim.
-Aşk yoktu yani.
-Benim açımdan evet. Onun açısından bilemiyorum. Sorma gereği de hissetmedim zaten.
-Ne garip adamsın sen.
-Neden garip olayım? Aşık olmadığım birine hesap vermek istemiyorum herhangi bir konuda, hepsi bu. “Neredeydin? Yanında kim var? Kaçta geleceksin, gideceksin?!” vs vs. soru cevaplamayı istemedim diyelim.
-Aslında en iyisini yapmışsın.
-Bitirerek mi?
-Evet.
-Ama muhtemelen o beni oldukça kötü biliyor şu anda. Bense arkasından iş çevirmektense devam etmemeyi seçtim.

Doğru mu yaptım bilmiyorum. Öyle düşünüyorum ben. Aşk yoksa ilişki de olmamalı aslında. Ya da adı “ilişki” olmamalı. Bağlayıcılığının olmamasından bahsediyorum tabi. Bu aşamada da şöyle bir soru geliyor herkesin aklına: “O zaman neden başladın?!” Sanırım bazen arkadaşlarımı kıramıyorum.

Çift gezen arkadaşlarımın okeye dördüncü arar gibi bana birilerini bulmaya, benimle birini tanıştırmaya çalışmalarından sıkılıyorum, evet. Bu durumu kendileri ile paylaşmışlığım da var ama sanırım her seferinde “Belki bu sefer olur.” düşüncesindeler ama çok net söylüyorum: Olmaz. Bırakınız mümkünse aşk kazığını kendim yiyeyim, siz de yorulmayın, bizi de yormayın. (Bu satırların kaç kişinin hislerine tercüman olduğunu merak ediyorum doğrusu.)

İlk görüşte aşka da inanmıyorum ben. Aşk için sebep lazım, tanımak lazım, içinizin bir şeye gitmesi lazım. Herhangi bir yerde gördüğün birine onunla tanışmadan, vakit geçirmeden herhangi bir şey hissedemezsiniz. Ben böyle düşünüyorum.

“Aşk için kayda değer sebep lazım!” Midede uçuşan kelebeklerden çok daha fazlası hem de.

Aşk için sebep lazım, sevişmekten ziyade…

Temmuz’12 // Edirne

19 Temmuz 2012 Perşembe

Bir Gün Bir Gece


Saat 23:47

Ortalama olarak on üç dakika sonra bir gün daha eksilmiş olacak hayatımdan.

Peki ne kaybetmiş olacağım ben? Ya da kazanacağım bir şey var mı? Ona göre geçireyim bu on üç dakikamı.

Radyoda Leman Sam çalıyor. Gönül’ü söylüyor en yalın haliyle. Ne kadar güzel gidiyor bu saatte bu şarkı. Gece vakti, efkara doğru yol almak için; dert, tasa, aşk, yalnızlık, ısrarla ardı ardına çalan darmadağın şarkılara inat çalmayan bir cep telefonu, hayaller, gerçekler ve bir tutam gözyaşı dahil gerekli olan her şey var.

Saatlerdir birilerinin aramasını bekliyorum. Telefonum çalmıyor. Her gün, her gece, her saat, her an, hatta ansızın konuştuğum, güldüğüm, gülüyormuş gibi göründüğüm kimseler de aramadı bu gece. Kimse aramıyor. Kimse sormuyor. Kimse anlatmıyor havadan, sudan.

En kötü an bu andır. Bir başına tam anlamıyla “kös kös” oturursun evinde. Elin hiçbir şeye uzanmaz. Kalkmaya dermanın yoktur. Yormuştur seni bu düşünceler, ama elinde değildir yorulmamak. Öyle hissedersin ki kendini, vücudunun yaşlanmasına belki çok seneler vardır ama ruhun çoktan mezara girmiştir.

En kötü an bu andır. Sorgulama gereği duyarsın kendinde, bir şeyleri sorgulama isteği. Belki kendini, hayatını, geçmişini, hatta bir gün gerçekten gelebilecek olan “geleceğini”. Bir sürü soru yazarsın kafanda, bir sürü de cevap. Ama sorularla cevapları eşleştiremezsin bir türlü. Çözümü bir türlü bulamazsın. Oysa aşkın matematiği dört işlemden ibaret değil miydi? Evet öyleydi, ama o zamanlar aşk senin hayatında değildi.

En kötü an bu andır. Bulanık düşler görürsün gözlerin açık. Kıpkırmızı gözlerle bakarsın yarı açık perdeden dışarı. Boğazın düğümlüdür. Yağan yağmurun ritmi bozar sessizliği. Sinirlenirsin. Ama bunu görecek kimsen yoktur.

En kötü an bu andır. Çünkü telefonun halen çalmıyordur.

Saat 00:54

Hayatımdan bir gün daha eksilecek yirmi üç saat kadar sonra.

Film başa dönecek muhtemelen.

Belki de yeni film başlayacak anlayamadan.

İşte o en güzel an olacak.

Nisan 2006

11 Temmuz 2012 Çarşamba

SIRADIŞI SABAH GAZETESİNDE!





“SIRADIŞI” 5 farklı polisiye/gerilim öyküsü içeren bir kitap. Kitabın yazarı Kıvanç Koca her bir öyküde bir sonraki adımını asla tahmin edemeyeceğiniz bir serüvene dahil olacağınızı söylüyor.

Haberin devamı için:
http://www.sabah.com.tr/kultur_sanat/edebiyat/2012/07/11/siradisi-ezber-bozmak-icin-hazir

Ruhlar Sevişir "Aşk"la

Aşk, herkesi O'na benzetip kimseyi
O'nun yerine koyamamaktır.
[Can Yücel]

Mutfağa girdiğimde gazete okuyordu. Duruşunu hiç değiştirmedi, geldiğimi hissetmemiş gibiydi.

Fokurdayan çaydanlığa doğru yöneldim. Bir fincan çay koydum kendime, mis gibi bir koku yayıldı mutfağa. "Sen de içer misin?" dedim, cevap vermedi. Arkamı döndüğümde hala gazeteyi okuduğunu gördüm. Tuhaftı.

Bardağımı alıp karşısına oturdum. Bir yudum aldım çaydan. "Acı olmuş, çok demlendi sanırım." dedim. Göz ucu ile bana baktı, başını kaldırdı sonra. Gazeteyi kapadı yavaşça, kenara koydu.

Dayanamadım.

-Neyin var?
-Günaydın!
-Anlamadım…
-Günaydın diyorum, anlaşılmayacak bir şey yok. Gü-nay-dın!
-Günaydın da neden böyle davrandığını merak ediyorum.
-Nasıl davranıyorum?
-Garip.

Gülümsedi, sadece gülümsedi. Yerinden kalktı, mutfak tezgahına yöneldi. Çaydanlığı alıp içindeki çayı döktü. "Ne yapıyorsun?" dedim. "Acı demedin mi, yeniden demleyeyim." dedi. Yeniden çay hazırlamasını izledim bir süre. Bardağımdaki acı çayı içmeye de devam ediyordum. Her bir yudumda acılığı azalıyormuş gibi geliyordu.

Çayı yeniden demledikten sonra karşıma oturdu. Bardağım yarılanmıştı ve içmeye devam ediyordum. Önce bardağa baktı, sonra da yüzüme.

-Acı diyorsun ve hala içiyorsun.
-İçmiş bulundum bir kere.
-Öyle mi?
-Cidden neyin var senin?
-Bir şeyim yok, sıradan bir gün işte. Neyim olabilir ki?
-Ben de onu diyorum. Dün akşam böyle değildin.
-Bunu fark etmene sevindim. Ama şu an önemli olan bu değil biliyor musun, önemli olan senin dün akşam da böyle olman, önceki akşam ya da sabahlarda da hep böyle olman…
-Yine aynı şeyi mi tartışacağız?
-Tartışmak istemiyorum ama sen açıyorsun konuyu.
-Ben açmıyorum, kötü ya da olağan dışı göründüğün zamanlarda ne olduğunu sormam kadar doğal ne olabilir ki?
-Sen de haklısın. Boşu boşuna üzüyorum kendimi. Oysa ki asıl mutsuz olan sensin. İnsanın sevdiği ile seviştiği kişi farklı ise yalnızdır sonuçta. Yalnız olan ben değilim en azından…

Tam cevap vereceğim sırada kalkıp iki boş bardak çıkardı, yeni demlediği çaydan doldurdu. Önümdeki yarılanmış bardağı aldı. "Tazelediğimi iç, acıyı tatmana gerek yok." dedi.

O an bir daha düzeltemeyeceğim cümleler kurmamak için cevap vermek yerine susmayı tercih ettim.
 
Kasım"11 // İstanbul

10 Temmuz 2012 Salı

Öküz

“Üç kişi, beş kişi, on kişi;
Yordu çok herkesi aşk işi,
Akıyor hayat ama bir kişi;
Unutulmuyor…” *


“Aradığınız kişiye şu anda ulaşılamıyor. Lütfen daha sonra tekr…….”

Görüşmeyi sonlandırdı cümlenin sonunu beklemeden. Telefonu koltuğa attı. Döndü, camdan dışarıyı seyretti bir süre.

Cesaretini toplamıştı oysa, çok düşünmüştü ve aramaya karar vermişti. Bir daha arayabilir miydi, bilmiyordu. Belki o arardı. Hani şu GSM operatörlerinin “Sizi kim aramış bir bakalım.” servisi vardı ya, görürdü belki numarasını ve arardı. Ama nereden bilecekti ki kimin aradığını? Aramazdı numarayı tanımadığı için… Aramaz mıydı? Bilmiyordu!

“Koyu bir kahve içmeliyim.” dedi. Her zamanki gibi; koyu, şekersiz, zift gibi bir kahve. Kendine gelmesi için gerekliydi, ayılmalıydı artık. Biraz önce akşamdan kalma haliyle belki de, şansını denemişti ama olmamıştı işte. Telefonu kapalıydı. Hem, ya telefonu açık olsaydı?! Ne diyecekti, ne soracak ya da söyleyecekti? Bilmiyordu. Belki de sadece sesini duyup kapatacaktı. Ya da “Nasılsın?” diyecekti. Kendini tanıtması bile gerekebilirdi. Geçen o kadar zamandan sonra tanımaması normaldi. Tanımayabilir miydi gerçekten?

Bardaktaki kuru kahvenin üzerine boca edilen sıcak su ile beraber mutfağı dolduran o koku… Kahve kokusu, onun kokusu; en sevdiği… Belki de içtiğinde aldığı tat değildi onu kendisine getiren o kokuydu sadece. Hiç içmese bile sırf o kokusu için saatlerce başında oturabilirdi kahve bardağının. Kendisine pek çok güzel şeyi hatırlatan kahve önemliydi.

Tam bir yudum almıştı ki içeriden gelen “mesaj melodisi” çınladı kulaklarında. Bardağı tezgaha nasıl bırakacağını bilemedi. Koşarak gitti ve telefonu aldı koltuktan. Salonun ortasında durdu, telefona baktı bir süre. Mesaj ondan gelmemişti. Hayatının kıyısında köşesinde duran ama merkezine yerleşmeye çalışan biri göndermişti mesajı. Kendisine göre henüz “arkadaş” mertebesinde olan ve belki bundan sonra da daha ileriye gidemeyecek birinin mesajıydı bu. Ya da karşı tarafın muhtemel tabiri ile geleceğin “öküz” üne gönderilmiş bir “Günaydın!” mesajıydı.  

Çoğu erkek için geçerliydi bu. Birilerinin hayatında “öküz” olmak. Değer vermez, kıymet bilmez, kadın ruhundan anlamazlardı. İki güzel söz söylemek yerine üç gün sonra “Ben seni hak etmiyorum. / Sen daha iyilerine layıksın. / Sorun sende değil bende…” deyip giden tiplerdi bu “öküz” ler. Hiçbir şeye takılmaz, zora geldi mi kaçarlardı. Kadın yaşardı acısını, derdini sonuna kadar sahiplenirdi. Ama nedense o “öküz” lere söz düşmezdi. Bilinmezdi ki bazen senin sahiplenmeye çalıştığın adam aslında kendisini başkasına ait hissediyor ve sırf bu yüzden biraz sen üzülme diye, biraz da kendisi için yapıyordu bunu. Ya da sırf birileri “Siz ne güzel çift olursunuz.” dedi diye olmaya çalışıp olamayacağını çabuk farkettiği için “hediye” niyetine yapıştırılıyordu etiketi. Ne garip.

Hayatına “arkadaş” olarak dahil olup “sevgili” olmadığı için etiketi “öküz” e çevrildi o mesaja hiçbir zaman vermediği cevap ve açmadığı telefonlar yüzünden. Birinin hayatına herşeyi feda ederek dahil olmak isterken başka başka hayatlardan kaçmak zordu. Bunu kimse bilemezdi kendisinden başka. O yüzden farklı kişilerin hayatlarında farklı etiketlerle dahil olmaya devam edecekti. Bir gün, üç gün, beş gün, süresiz…

Ve merak ettiyseniz eğer, arayan numaraları gösteren servisi kullanıyor mu bilinmez ama aradığı numaranın sahibi geri dönüş yapmadı. Buna şaşırmadı, sorgulamadı, uğraşmadı bir daha.

Hayatına hatırlamadığı birilerinin “öküz” ü olarak devam ediyor…


*Hande Yener – Unutulmuyor şarkısından…

Ekim’11 // İstanbul


9 Temmuz 2012 Pazartesi

Sessiz İstanbul

Bize geri dönüşte beni de bekle
Koşarak geldim ardından
Yine kaybedersem ben tam da koşarken
Yakarım şehri her yandan…”*

Güzel bir Cuma günüydü. İş çıkışında kimseye haber vermeden usulca Taksim’e çevirdi rotasını. Biraz dolaşmak, biraz haftanın yorgunluğunu atmak, kafa dinlemek istiyordu; belki de gidebileceği en gürültülü ve kalabalık yerde kafa dinlemek…
Farklı düşünürdü çoğu zaman diğerlerinden. Sıradan, tekdüze, standart kelimelerini sevmezdi. Farklı olmalı, farklı şeyler yapmalıydı. Belki de bazı zamanlarda bu yüzden kaybediyordu ya da insanlar onun bu cesaretini anlayamıyordu. O da insanların kendisini anlamasını beklemiyordu zaten. Her insanın sadece kendi yaşadıklarını anlayabileceğini biliyordu. Bu yüzden de insanların farklı düşünceleri anlamasını beklemiyordu elbette.

Taksim Meydanı’na varıp o hiç trafiği tükenmez ışıkların olduğu yerden karşıya geçti araçların arasından. Kalabalık meydana doğru baktı. Kalabalık, sadece kalabalık… Yürümeye başladı çevresine bakınarak; mağazalara, insanlara, karmaşaya… 

Biraz yürüdükten sonra bir kitapçıdan yükselen müzik dikkatini çekti. Merak etti ne olduğunu. İçeri girdi. İlk defa dinliyordu bu şarkıyı, daha önce duymadığından emindi. Kimin olduğunu sormak için ilerlerken girişteki gazetelerin birinde bir haber gördü. Eğildi, gazeteyi aldı. “Muhteşem düğün bu gece!” yazıyordu. Detayları okudu hemen, boğazında bir şey düğümlendi, yutkunmaya çalıştı zorla. Evleniyordu! Ev-le-ni-yor-du!...

Ne yapacağını bilemez halde gazeteye bakıyordu. Ne olduysa o anda oldu. “Sen de mi?” dedi biri. Arkasını döndü. Karşısındaydı; orada, tam karşısında… Bilemedi ne yapacağını, ne söyleyeceğini.

-Sen de mi inandın?
-Ben… Bilmem…
-Senin inanmanı beklemiyordum…
-Evlenmiyor musun yani?
-Senin inanmanı beklemiyordum…
-Bir dakika, böyle olmaz; bir yerlerde oturup konuşalım.

Arkasını döndü, elindeki gazeteyi eskisi gibi katladı ve yerine kondu. Ayağa kalktığında o yoktu. Bir an çevresine bakındı göremedi. Kitapçıdan çıktı; ileride, kalabalığın arasında yürürken gördü onu. Çok hızlı yürüyordu. Koştu, insanlara çarparak koştu ama yetişemiyordu bir türlü ona.

Koştu ama yetişemedi. Bir süre sonra kayboldu kalabalıkta, kaybetti onu… O gün bütün gece Taksim’de koştu, onu aradı, bulamadı. Yağan yağmura aldırış etmeden koştu durdu. Gece yarısı, yağmurun yıkadığı sokakların birinde çamurlu taşlara oturmuş ağlıyordu.

Ertesi sabah polisler tarafından emniyete götürülürken, muhteşem düğün biteli çok olmuştu. 

Ne muhteşem düğün konunda ne de başka bir konuda bir daha konuşmadı. 
Hayat “sessiz ve farklı” olarak devam ediyordu… 
Oluyor bazen yine bir yerden
Sesini duydum zannettim
Aradım durdum neyini buldum
Koca İstanbul vazgeçtim…

Bize geri dönüşte beni de bekle
Koşarak geldim ardından
Yine kaybedersem ben tam da koşarken
Yakarım şehri her yandan…”*

*Sinan Akçıl & Hande Yener – Söndürülmez İstanbul şarkısından…

Mayıs'11 // İst.

Ve gittim...

Sorma bu ara şu halimi
Bu acıların hepsi mi daimi
Yazık oldu her iki tarafa da
Şimdi sence daha iyi mi?”


Şekersiz Türk kahvesi alabilir miyim?” dedim garsona. “Sen Türk kahvesi sevmezsin ki?” dedi yüzüme bakarak, biraz şaşırmış halde. Garson da ne yapacağını bilemedi bir an, başımla kahve istediğimi onayladım. O da kahve istedi ama her zamanki seçimiydi.

Bir an sessizlik oldu, konuşmamı bekliyordu; biliyordum. Benim ise acelem yoktu.

-Suskunluğunun sebebini öğrenebilecek miyim?
-Kahvelerimiz gelsin diye bekledim ama…
-Bence kahve içecek zamanımız olmayacak diye korkuyorsun!

Bunu düşünmemiştim. Olmayacak mıydı gerçekten? Ne diyeceğimi biliyor muydu? Acaba söylediğim anda kalkıp gidecek miydi?

-Olmayabilir ama bunu düşünerek susmadım.
-Genel bir suskunluk var yani üzerinde, anladım.
-Öyle de değil aslında.
-Ben başlayayım istersen?!
-…
-Anladım senin cesaretin yok, o zaman ben başlayayım “sormaya”! Ayrılmak istemenin sebebi nedir?
-Ayrılmak istediğimi nereden çıkardın?
-İstemiyor musun?
-…
-Susma? Ne diyeceksen de o zaman, nedir bu gizemli tavırlar?

Hızlı nefes almaya başlamıştı. Sinirlendiği zamanlarındaki gibi hızlı, çok hızlı. Gözlerindeki ateşi görebiliyordum. Sakinleşmeye çalışıyordu, anlıyordum.

-Sen istiyor musun?
-Önemli mi sence bu?
-Değil mi?
-Sen kararını vermişsin, bana sorduğun soruya bak! “N’olur gitme, benimle kal!” diyeceğimi mi sanıyorsun?
-Böyle bir beklentim yok.
-O zaman derdin ne? Ayrılmak mı istiyorsun?? Tamam ayrılalım, bitti, buraya kadar!

Daha da sinirlenmeye başlamıştı. Konuşmaya devam etmek istemiyordum ama böyle kesip atmak da olmazdı. Ne diyeceğime çabuk karar vermeliydim.

-Bütün gün susacak mısın karşımda?
-Hayır ama bir şey söylememe fırsat vermedin ki?
-Senin söyleyeceklerini ben söyledim fena mı oldu? Zorlanmamış oldun.

O sırada kahvelerimiz geldi. Garson gerginliğimizin farkındaydı. Muhtemelen de uzaktan bizi izliyor ve dinliyordu. Kahvelerimizi bıraktı ve hemen yanımızdan uzaklaştı. Mekanda bizden başka kimse yoktu. İstediği gibi bağırabilirdi, sorun edilmezdi.

Kahvesini içmeye başladı, nefes alıp vermesi normale döndü. Artık konuşmamın zamanı gelmişti.

-Ben buraya ayrılmak için çağırmadım seni. Dün geceki kavgamızdan önce sana söylemem daha doğrusu sormam gereken çok önemli bir şey vardı. Ama sen alışverişten başlayıp farklı konulara uzanan kavgamızın sonrasında beni dinleyebilecek halde değilsin diye konuşamamıştım. Bugün de buraya sinirli halinle geleceğini biliyordum ama konuşmamız gereken konu ne kavgamız, ne ilişkimiz ne de “ayrılığımız”dı. Sanırım sen bazı kararlar almışsın ve bunu bana söyletebilmek için çırpınıyormuşsun. Şaşırdım aslına bakarsan, bunu senden beklemezdim ama bu konuda da samimi olmanı sevdim. Dün akşamdan beri seninle konuşmaya çalıştığım konu ise şirketimin beni Amerika’ya ataması… Benden bu akşama kadar kararımı bildirmemi istediler. Çok ani ve çok zor bir karar. “Benimle gelir misin?” demeye çalışıyordum dünden beri ya da “Seninle kalsam kabul eder misin?” deyip reddetmeyi düşünüyordum. Ve bu önemli kararda benimle olmanı, bana yön göstermeni bekliyordum ama olmadı. Hele ki biraz önceki konuşmadan sonra hiç önemi yok artık. En azından biraz önce verdiğim kararımı ilk sen duymuş ol: Ben Amerika’ya gidiyorum…

Ne yaptığının farkına varmasını izledim gözlerinde… “Pişmanlık”…

Kahvemden bir yudum aldım, lezzetliydi. Tam konuşacakken susmasını işaret ettim elimle…

-Bu dakikadan itibaren tek kelime etmeyelim, gerek kalmadı çünkü… Ben bir ara gelip eşyalarımı alırım. Bu arada ben Türk kahvesini çok severim. Uzun zamandır içmiyordum, sen hayatıma girdiğinden beri… Sen sevmediğin için ben de sevmiyordum. Ne kadar büyük bir hata yaptığımın ise şu an farkına vardım.

Kalktım, kapıya doğru yöneldim. Garsonla göz göze geldim bir an, ağlama sesini duydum o sırada…

Sonra telefonumu çıkardım ve şirketi aradım. Bekledikleri kararımı açıkladım: “Evet kabul ediyorum, işlemlere başlayabilirsiniz…”

Ve gittim, ikimiz için…
Ve gittim “bizden” , “ikimizden”…

Bir gün oldu iki gün oldu
Ay oldu, yıl oldu ümitlere
Unutmuyor gönlüm seni
Seviyor her gün her gece
Yoruldu , duruldu, kırıldı , vuruldu bir kaç kere
Yazılıdır hepsi hikayede…”

Not 1:Okuduğunuz yazı gerçek bir öyküye dayanmaktadır… 
Not 2: "Sade" olarak söylenen kahve bile isteye "şekersiz" olarak ifade edilmiştir.

S'onsuz

Hayat böyle her şeyin zamanı varmış
Bazen acıdan geçermiş bütün yollar…”*

Yavaşça kıpırdadım yerimde…
Saatlerdir oturduğum koltukta doğruldum, durdum öylece…
Karşıya baktım, gözlerimi kırpmadım bir süre…
Bir an başım döndü; bekledim, geçti…
Sonra gücümü topladım, ayağa kalktım…
Masanın üzerinde duran boş kadehi, yarılanmış şişedeki şarap ile doldurdum…
Tek başına yanan mumun ışığı sızdı içine, parladı bir an…
Elime aldım kadehi, gözüm kamaştı…
Kulağımı sağır edecek gibi, bir şarkı çalıyordu o an ve ben susuyordum…
Uzun, çok uzun zamandır sustuğum gibi susuyordum…
Ellerim titremeye başladı, kadehi kavradım bir an sıkıca…
Kırıldı…
Parçalanıp yere düşerken kadeh, içindeki şarabın kırmızısı kana karıştı…
Kanayan elime baktım, akan kana göz yumdum, umursamadım…
Canım yandı çok, elimin yarasına bağladım bunu ve ağladım…
Bahanem var diye, ağladım acını çıkarırcasına…
Göz kapaklarımda kapanması için bir yük hissedene kadar ağladım…
Camdan dışarıyı izledim; boş sokakları, sokak kedilerini…
Dolaştım biraz evin içinde, olmadı…
Koltuğa oturdum yine…
Elim kanamıyordu…
Oturdum ve karşıya baktım bir süre…
Karşımdaki çalışma masamda duran resme baktım…
Şimdi donuk bir resimden ibaret olan zamanlarımız geldi aklıma…
Düşündüm…
Düşündüm…
Koltuğa yeniden uzanıp da uykuya dalmaya çalışırken beynim, 15 şubat olalı 5 dakika olmuştu henüz…
Biz paramparça olalı ise…
Ne kadar zaman oldu?!
Bilmiyorum…

Hayat böyle herşeyin zamanı varmış
Bazen acıdan geçermiş bütün yollar
Nefessiz çaresiz kalsa da bu yürek
Bilir ki sen varsın her yolun sonunda
Sarıl bana sarıl n’olur
Düğümlenmesin artık duygular boğazımda
Sarıl bana sarıl n’olur
Kal sonsuza kadar yanımda…”*

*Ceynur – Sonsuza Kadar şarkısından…

Şubat'11 // İst.

İstanbul Hissetmez

Bir de gel benden dinle – 1”

Gelip bu şehri bozan
Bu şehre gelip bozulanlar
Hepsi aynı kazanda kaynıyor İstanbul’da!”*

-Allah belanı versin!
Aldığım kahvenin ederi neyse çekilmesi için verdiğim kredi kartımın tüm harcama sorumluluğunu üzerime yıkan “Lütfen kart şifrenizi girin.” cümlesini söyleyen kasa görevlisinin meraklı bakışları altında cihaza şifre tuşlamaya çalışırken inledi mekan. Bir kadının feryadıyla beraber, bir erkeğin yüzünde patladığını düşündüğüm tokadının hemen ardından kasanın ilerisindeki merdivenlerden inen kadının muhtemelen kendisini aldatan adama ağzının payını verdiği sahne yaşanmıştı az önce. Ya da bunu ben uyduruyordum.

Kadın ağlayarak ve hızlı adımlarla mekanı terk ederken ben şifremi tuşlamaya çalışıyordum. Yukarıda neler olduğunu da merak etmiyor değildim. O sırada bir garson geldi ve kasadaki arkadaşına olayı özetledi: “Adama boynuzlarını geçirdi ve gitti.” Gülmeye başladılar, benim baktığımı görünce ciddileştiler. Hiç gerek yoktu aslında, benim yanımda da detayları konuşabilirlerdi ama yapmadılar. Böyle zamanlarda da hep iş ahlakını ön planda tutarlar ya, al sana sinir sebebi!...

Kısa bir süre kahvelerin hazırlanmasını bekledim. Etrafı izliyordum fakat kadının arkasından yüzü allı morlu ve binbir karış çıkan kimse olmadı. Dikkat etmediğim ya da kart şifremi girmek için cebelleştiğim sırada gözden kaçırdığım “Allah’ın belasını vermesi öngörülen kişi” ortada yoktu. Daha fazla şansımı zorlamanın anlamsız olduğunu düşündüm.

O arada kahvelerimin hazır olduğunun sinyali geldi omzuma vuran baş parmak ile. Kahveleri aldım ve az önce kadının feryat ederek indiği merdivenlerden çıktım. Arkadaşımın yanına gittim ve oturdum. Hemen bana doğru eğilerek “Çok şey kaçırdın.” dedi ve detayları klasik olan kavgayı anlattı. Önce adamla kadın ufak ufak tartışmaya başlamışlar sonra konu tartışmaya dönmüş ve kadın “aldatıldığı gerçeğini” öğrendiğinde benim aşağıdan gözlemlediğim bölüm “Perde!” demiş. “Sonrasını da biliyoruz zaten.” derken arkadaşımın kurduğu cümle, bir yudum kahveyle karışıp boğuyordu beni: “Baksana adam da hiçbir şey yokmuş gibi başka bir hatunla oturuyor!”

Adam hiçbir şey olmamış gibi devam ediyordu hayatına, hem de on dakika önce olanları yaşamamış gibi. “Boşver, çok şaşırmıyorum artık. Hatta yarın bir gün bir yerde o kadınla bu adamı yan yana görsem hiç şaşırmam” dedim ve konuyu kapatıp koyu bir sohbete daldık.

Akşam gittiğimiz mekanda insanların dans ederken kendinden geçtiği saat diliminde “tokat atan kadın” ile “belası verilesi adam” ı sarmaş dolaş dans ederken gördük. Her ikisi de hallerinden memnundu ve öğlen yaşanan o “aldatılma hikayesi” ne hiç uymuyorlardı.

Gülümsedim, kadehimi onlar için kaldırdım ama onlar bunu bilmiyorlardı. Tıpkı o kadının belki de ömür boyu aldatılacağı ve bunu hak ettiğini bilmemesi gibi!...

*Sertab Erener – İstanbul şarkısından…

Şubat'11 // İst.

Hayat Geri Gelir...

"Ölümden sonra hayat var gördüm,
Kaç kere öldüm?
Kalbini mi kırmış,kim kırmış?
Ne yapmışsa unut!
Geçmişi bırak yoluna bak..."*




Posta kutusuna bırakılmış öksüz bir zarf...
Diğerlerinin arasında kaybolmuş, hatta az kalsın farketmeyecekmişim ve atılacakların arasına koyacakmışım onu da...
Son anda farkettim...
Renginden...
Biraz korku, biraz heyecan kapladı içimi...
Beklemiyordum...
Beklemediğim gibi de oldu; her zamanki gibi...

Üzerine baktım, bir an durdum; "Açma!" dedi içimdeki ses...
"Açma, yırt at!"...
Yapamadım...
Ve sen yapamayacağımı bildiğin için gönderdin, biliyorum...

Yavaşça açtım köşesinden...
Bir kartpostal ve üzerine iliştirilmiş biraz hüzün, biraz acı, birkaç kelime sancı çıktı zarfın içinden...
Sen çıktın, ben çıktım...

Okudum...

Nasıl mıyım?
Hep aynı soru ve standart cevap-lar, biliyorsun...
Sen iyisin, görüyorum...
Ben de en az senin kadar iyiyim...
Hayır, yalan söylemiyorum...
Ben sana hiç yalan söylemedim, biliyorsun...
İyiyim...
Gerçekten...

Giderken söylediklerin hala kulaklarımda...
"İkimizi için de en iyisi bu, biliyorsun!..."
Hayır, bilmiyordum...
Zamanla öğrendim...
Zor oldu ama öğrendim...
Galiba ben bazı şeyleri hemen "oldurmakta" senin kadar başarılı değilim...

Gideceğin zaman sen söyledin, ben dinledim...
Tek kelime etmedim...
Şimdi de geleceğini söylemişsin...
Ve sanırım bu sefer bir şey söylememi bekliyorsun...
Ama konuşmayacağım...
Tek kelime etmeyeceğim yine, biliyorsun...
Giderken avaz avaz susmamı kabullendiysen eğer, gelirken de kabullenmelisin...
Ya da hiç gelmemelisin...

Ben "bizsizliğe" alıştım, senin gibi...
Yeniden "biz" olmayı göze alamam...
Yeni bir yıl gelecek, bir yıl daha geçecek...
Ve ben umudumu yitirmeyeceğim...
Çünkü...
Senin gittiğin gün, aşk gitti...
Ama bir gün geri gelecek; işte ben bunu çok iyi biliyorum...

Zarfı yaktım, kartı da...
Kül oldular...
Kül oldun; bilmiyorsun, öğrenmelisin artık...


Kıvanç Koca

*Aylin Aslım - Aşk Geri Gelir şarkısından...

Aralık'10 // İst.

Duvar


"Sevişmenin hiçbir riski yoktur,
içinde AŞK yoksa..."*
Çisel Onat
 
Erkenciyim bugün. Haftasonu olmasına ve bugünü evde geçirecek olmama rağmen erkenden uyandım ve yeniden uyumayı düşünmedim bile. Kalktım, denize karşı duran koltuğuma oturdum. Bir süre denizi seyrettim. Öylece baktım, aklıma birşeyler geldi; umursamadım...
 
Üşüdüğümü hissettim ama kalkıp da bir battaniye almak gelmedi içimden. Kimse dokunmasa saatlerde oturup denizi seyredebilir ve aklımı meşgul eden düşünceleri silmekle, kendi kendime birşeyleri ispatlamaya ya da kendimi kandırmaya çalışmakla geçirebilirdim. Tam da bunları düşünürken boynumdan sarılan kollarını ve dudağımdaki izini hissettim. "Günaydın hayatım!" dedi, "Üşürsün diye getirdim..." Elindeki battabiyeyi attı omuzlarımdan, yine sarıldı boynuma; beraber seyrettik bir süre dalgaları. Ben aklımdakileri kovmaya çalışıyordum ve açıkçası onun ne düşündüğünü bilmiyordum...
 
Sonra üşenmedi ve nefis bir kahvaltı hazırladı. Uzun zamandır bu kadar eğlenerek kahvaltı ettiğimi hatırlamıyorum. Önemli olan ne yediğimiz değil, ne söylediğimizdi ve sabah denizi izlerken aklımı karıştıran düşüncelerin hiçbiri yoktu o an aklımda.
 
Belki biraz acımasız olacak ama tam anlamıyla "sen" yoktun o an! Bir anlık da olsa gittin aklımdan, şimdi anlıyorum nasıl bir şey olduğunu... Aramızdaki duvarların ne kadar yükseldiğini farkettim biliyor musun? İlk defa senin açından da bakabildim; belki de ne demek istediğini anladım, sensizliği görmeye başladım gerçek anlamda. Bugün kahvaltı masasında beni senden uzaklaştırdığı için minnettarım ona!
 
Öğlene doğru yalnız kaldım. Bir süre düşündüm önce. Her zamanki "Ne yapıyorum ben?" ler doldurdu zihnimi, cevap vermek istemedim çünkü o an mutluydum, hatta huzurlu bile sayabilirdim kendimi. Ne garip değil mi bunları söylemem. Yok yok, öyle. Benim şu an senin düşüncenle kendimi yemem gerekmiyor muydu? Normal şartlarda evet ama nedense bugün aynı şeyi söyleyemiyorum. Şu satırları yazarken bile düşüncem bu yönde. Sabahki dalgaların karmaşası zihnimde yok!
 
Ben şunu farkediyorum yavaş yavaş... Biz seninle riskliydik, ilişkimiz riskliydi, sevişmemiz, sevgimiz... Şimdilerde sevişmenin riski yok!... Zamanla olur bakarsın; sevişmenin de riski olur, sevmenin de... Önemli olan bunun ne zaman olacağı değil hak edilip edilmeyeceği.
 
Yanılıyor muyum?
 
* Çisel Onat'ın aynı isimli kitabından alıntı olup, kullanmama izin verdiği için kendisine teşekkür ederim.

Kasım'10 // İstanbul