12 Aralık 2010 Pazar

Hayatımın Kadınısın

Ne güzel kadındır şu Türkan Şoray. “Yılların eskitemediği” yakıştırmasının yapılabileceği nadir insanlardan. Şu içi çürümüş “sanat camiası” denilen toplulukta sapasağlam yer edinmiş ve bunu taşımayı başarabilmiş kaç kişi var ki zaten O’nun gibi??

Daha birkaç yıl öncesinde evlerimize “İkinci Bahar” ile konuk olan ve defalarca yayınlanan tekrarlarında bile dibimiz düşerek izlediğimiz Türkan Sultan’ın, geçtiğimiz yıl Uğur Yücel çevirmiş oldukları “Hayatımın Kadınısın” filmini izledim sonunda. Gösterimde olduğu dönemde, hep isteyip te yapamadığımız pek çok şey gibi resmen “kasarak” gitme çabalarım sonuç vermemiş, uygun zaman-mekan-insan faktörlerinin bir araya bir türlü gelememesinden dolayı resmen içimde kalmıştı.

Geçtiğimiz günlerde filmin dvdsini, sadece kahve içmek için uğradığım bir arkadaşımın naif ve bir o kadar da özenle seçilmiş filmlerden oluşan “dvd kulemsi”nde gördüğümde, dvdnin bulunduğu rafı “bir süreliğine” boş bırakmak suretiyle kendisini kaptığım gibi, gayet te “çaktırarak” çantaya attım.( Yukarıda geçen tırnaklı sürenin kısa bir süre için olacağı konusunda anlaşmıştık ama, tarihte de bunun envai çeşit örneğini görebildiğimiz üzere anlaşmalar bozmak için değil midir? Size katılıyorum, bence de evet.) Aynı gün, sayemde (Türkan Hanım’ın sayesinde demek daha doğru olacak.) oldukça kısa süren kahve sohbetinin ardından eve doğru yola koyuldum. Kapıdan girdiğim anda çanta-hırka-anahtar üçlüsünün üzerimde oluşturduğu yükten kurtulup oturdum ekranın karşısına. Film başladı, bir Orhan Gencebay şarkısı duyuldu. Türkan Şoray uzaktan göründü, “Yürüyüşünün bile ayrı bir havası olabilir mi bir kadının?” cümlesi aklımdan hızlıca geçiverdi. Sonra 90 dakika boyunca hayran hayran izledim filmi.

Filmle ilgili fazla bir şey söylemeyeceğim çünkü sanıyorum ki izleyenlerin çoğu filmi sıradan
bulmuştur, izlemeyenler de çok önemsememişlerdir. Zaten Uğur Yücel bu filmi hayali olduğu için çekmiştir, iyi de etmiştir, önünde saygıyla eğilinmelidir, yenileri ısrarla beklenmektedir.


“Hayatımın Kadınısın” fazla samimi, içten ve çerez mertebesinde sayılamayacak kadar güzel bir film. (En azından ben öyle olduğunu düşünüyorum.) İzlemenizi tavsiye ediyor, Türkan Şoray’la Uğur yücel’in önünde saygıyla eğilerek bir yazıyı daha sonlandırıyorum.

İyi seyirler…


Dip Köşe: Son zamanlarda Çağan Irmak’ın Kabuslar Evi serisine takmış durumdayım. Şu ana kadar 8 bölümü yayınlanan seri, bir ev ekseninde dönen farklı öykülerle sizi-bizi-herkesi ekrana bağlamayı başarıyor. Bildik Çağan Irmak tarzındaki seriyi izlemeniz şiddetle tavsiye olunur. Özellikle “Seni Beklerken” ve “Hayal-i Cihan” bölümleri çok başarılı. 

Nisan'07

Bir “Hande Yener” Yazısı (2007)

Ne kadın şu Hande Yener! Meğer herkes ne dertliymiş Hande Yener konusunda. Albüm yaptığına yapacağına bin pişman etmek istercesine, alakalı-alakasız herkes Hande’ye saldırıyor. Hemen hemen herkesin “günlük yapılacaklar listesi”nde Hande’ye saldırmak var. Niyeyse???

Bu yazın en iddialı çıkışlarından biriydi “Kibir”. Sezen Aksu yine yapacağını yapmıştı, Hande de (bence) fazlasıyla hakkını vermişti şarkının. Ardından “Romeo” geldi, ortalık toz duman oldu. Ama “üç ay kapasiteli” albüm yapanlar bunu hazmedemedi ve Hande’ye karşı atağa geçti. Satışların bırakın azlığını, olmadığı bir dönemde böyle başarılı albümler yapmak yerine günü kurtarmaya çalışırken, hiç ilgisi olmayan kişileri buna alet etmeye çalışmak ne kadar doğrudur? İnsanlar bir ay dinledikten sonra sıkılacakları bir şarkı ya da albüm için para vermek istemiyorlarsa bunda sadece mp3 ve türevleri mi suçludur? Ya da Hande Yener kendine yeni bir yol çizmişse ve emin adımlarla, kendini her geçen gün biraz daha geliştirerek o yolda ilerliyorsa bundan kime ne? Dinlersiniz ya da dinlemezsiniz, onu da tabi ki siz bilirsiniz. Ama bu, basitleştirilmiş polemikler yaratmanızın hakkınız olduğu anlamına gelmez. Aksine bu şekilde her geçen gün biraz daha “itici” olma yolunda ilerlersiniz.

Hande Yener başarılıdır, Hande Yener geçici bir “eller havaya” şarkıcısı değildir,  geldiği yeri de hiçbir zaman inkar etmemiştir. Şu an yaptıkları, yapacakları için bir aynadır aslında… Daha da başarılı olacaktır, o zaman da o “sayın herşeyi bilenler” konuşmaya devam edeceklerdir elbet, kendi düşüşlerini başkalarına mal etmek üzere…

*     *     *

Madem her ne kadar polemik ağırlıklı olsa da, müzikal bir yazı yazma girişiminde bulundum, kapanışı yapmadan önce eski-yeni birkaç albüm önereyim size, bir ömür dinlemek için… (“Eller havaya”dan sıkıldığınız anda ya da bir kadeh şaraba anlam katmak istediğinizde cd çalarınıza yerleştirip kendinizi bulabileceğiniz albümler…)

1) Hande Yener – Nasıl Delirdim? (Yazının konusunu oluşturması açısından önermiyorum bu albümü. Gerçekten çok güçlü bir albüm. “Şu an erken” parçası favorim…)
2) Işın Karaca – Ana Dilim Aşk ( “Aramıza Yollar” nasıl bir şarkıdır hala çözebilmiş değilim. Sesine sağlık Işın Karaca…)
3) Aslı – Söylediğim Şarkılarda Saklı ( En sıkı Aslı albümü olduğunu düşünüyorum.)
4) Zakkum – Zehir-i Zakkum ( İlk albümleri böyleyse, diğerleri nasıl olur hayal edemiyorum. Her dinleyişimde tüylerim diken diken oluyor…)
5) Özge Fışkın – Kilitler (Levent Yüksel düeti “Unutulurmuş” yeteri kadar dağılmanız için tam 12’den vuruyor.)
6) Candan Erçetin – Melek (“Sensizlik” ve “Sitem” favorilerim…)

Bu liste uzayıp gider böyle. Zaman zaman öneride bulunmaya devam edeceğim…
İyi dinlemeler sevgili okur; bir de mutlu günler……

Eylül'07

Arabesk Günlerin Çekilmez İnsanıyım Ben.


Çok arabesk oldum bu günlerde. Bilgisayarımın çalma listesinde Ebru Gündeş açık ara farkla birinci durumda. Aslı’ları, Zakkum’ları, Aylin Aslım’ları şimdilik bir kenara koydum. (Kısa bir süreliğine, yoksa tabi ki vazgeçilmez onlar!) Dengem altüst olmuş, bunu fark ettim. Günlük hayatta nasıl çekilmez bir adamım, bilmiyorum. “Sıcaklardandır herhalde!” deyip geçiştirmek istiyorum…

*     *     *

Sabahın bir saatinde gidip te almayı yeltendiğim gazetemde iki tane hoşuma giden haber vardı. Cumhurbaşkanlığı seçimleri, ülkenin sosyo-ekonomik durumu, haftasonu gerçekleşen trafik kazaları haricinde, tamamen magazin odaklı iki haber… (Evet sevgili okur, ben de meraklıyım magazine. Kim nerede ne yapmış, neden yapmış, nasıl yapmış? Merak ederim ben bunları. Gelmeyin üzerime işte, dengem bozulmuş şuracıkta, ne yaptığımı biliyor muyum ben? Saygılar…)

Bu haberlerden bir tanesi, içimize fenalıklar getiren Deniz ile Hüsnü’nün aşk mesnevisi. (Onlara da fenalıklar geldi aslında ama ünlü olmanın dayanılmaz zulmü böyle bir şey işte.) “Yine n’apmışlar?” dediniz ama bu kez vallahi bir şey yapmamışlar. Yani haber de zaten yapmadıklarını söylüyor. Hemen konuya açıklık getiriyorum: Hüsnü Şenlendirici ile Deniz Seki, aylardır gündemden düşmeyen aşklarını meğerse bir yıl boyunca saklamışlar herkesten. Niye şaşırdınız ki? Siz bilmiyor musunuz, son zamanların modası bu. “Gizli İlişkiler Seremonisi.” Siz öyle açık açık söylüyorsanız herkese, ayıplanırsınız haberiniz olsun. Eğer hali hazırda bir ilişkiniz varsa herkese bir an önce ayrıldığınızı söyleyin. Sonra da eski zamanlardaki gibi park köşelerinde, postane önlerinde, çay bahçelerinde buluşun. Hatta en ideali muhallebiciler. Gizli gizli, bir keşküle iki kaşık salladınız mı değmesinler aşkınıza… Hayatınıza renk gelir… Diyorsanız, zaten olan biten bir şey yok, ya da olur bir zaman; öyleyse zamanı geldiğinde günün “trend”ine göre hareket edin. Yoksa Eros sizi affetmez, bilesiniz...

Merakımı sulandıran bir ikinci haber de uzak diyarlardan. Demi Moore, eşi Ashton Kutcher ve eski eşi Bruce Willis’in cümbür cemaat, bir tekneyle geziye çıkması. Yani klasik bir “Eski aşkım-yeni dostum seremonisi” bu da.  Ne kadar medenice bir davranış değil mi? Aaaaa, yapmayın ama, ne var ki bunda. Eski ve yeni eşinizle tatile çıkmaz mıydınız siz? Üstelik çok ta eğlenebilirsiniz. İkisinin de huyunu suyunu biliyorsunuz. Üstelik kendi aralarında anlaşma olasılıkları da yüksek. İki tavla atarlar, soğuk biralarını yudumlarlar, sohbetin en koyusunu yaparlar. Mis! Değil mi? Öyle öyle…

*     *     *

Yok yok, bu günlerde bir haller oldu bana. Arabeskim, sinirliyim, tutamıyorum kendimi pek çok konuda. Aslında kimseler bilmiyor tuttuklarım tutamadıklarımdan kat kat fazla… Çekilmez bir huysuz ihtiyar gibiyim, bir bira göbeğim, bir de kırlaşmış saçlarım eksik. Ebru Gündeş te açık ara önde. Bir an önce “Dur!” demeli bu gidişe! Bunun için de kendime gelmeliyim vakit kaybetmeden.

Sanırım önümüzdeki günlerde daha da çekilmez bir insan olacağım. (Hissediyorum bunu.) Ve umarım bu bir süreliğine olacak… (Hırrrr!)

Küresel ısınma, mukayyet ol bana.

mayıs'07

Yaşıyorum


Güneşli bir Pazar günü… Temmuz ortasında olmaması saçma olurdu elbet ama bir süredir yaz sıcağına rağmen gölgede dolaşan ruhumun yeniden güneşe kavuşmasıyla fark ettim dışarıdaki sıcak havayı…

Her seferinde, sebebi her ne olursa olsun, üzüldüğüm zaman bir şeylere, kapılarını sonuna kadar kapatırım ruhumun ve ortalığın durulmasını beklerim. Bazen gereksizdir bunu yapmak, boşa zaman kaybıdır ama o an fark edemem ne olduğunun ve bu şekilde anlamaya çalışırım olanı biteni… Bu sefer de öyle oldu; ben yine aslında boş yere kapadım kapılarımı dışarıya, kalkanlar kuşanmaya kalktım ama fazla zaman geçmeden gereksizliğinin farkına vardım ve güneş varsın girsin içeri, dedim. İşte böyle bir Pazar sabahında güneşin yakıcı sıcağına şahit oldum yeniden…

Kalkar kalkmaz bilgisayarın açma düğmesine bastım, el yüz yıkama işlemi sırasında açılmasını sağladıktan sonra son günlerin popüler şarkılarıyla güne başladım. Eller havaya şarkılar dinledim bir süre, daha sonra yakıcı sıcağa aldırmadan sokağa attım kendimi… Üniversiteden arkadaşımla buluştum, gülmenin tadına vardım, alışveriş yaptım, nefes aldım ve kendimi fazlasıyla iyi hissettim… Bu sıcakta çay içme gafletinde bulunmaya niyetlenen beni, üzerime boylu boyunca sıcak çayı dökmek suretiyle yakan garson kıza kızmadım hatta yanan bacaklarım için “Önemli değil!” cümlesi bile çıktı ağzımdan. Bunu söylememde kendisinin fazla güzel gülümsemesinin etkisi nedir, hala düşünmekteyim… (Yazı bu noktadan sonra daha fazla kişiselleşmeden Temmuz sıcağına dönmeliyim bir an önce…)

Akşam saatlerinde döndüğüm evimde bir de güne uygun bir film izledim; Cameron Diaz’lı “Ah Mary Vah Mary”. Gün içinde ikinci güzel gülümsemeyi de kendisinde görmüş oldum. Böylece güzel geçen bir Pazar gününün ardından, yatmadan önce yazmaya koyuldum bu satırları… İçimde hayata karşı farklı bir hisle, kulağımda Candan Erçetin eşliğinde…

“Anlatacak hikayelerim bitmedi henüz,
Anlaşacak dostlarım tükenmedi,
Yorgunluk, kırgınlık hepsi gelir geçer,
Her şeye rağmen yaşamak güzel…”

temmuz'08

11 Aralık 2010 Cumartesi

Benim "Kimya"m Feci Halde Bozuldu!


Nisan ayı da tüketti kendini. Küresel ısınma kendi başını yiyedursun, biz mevsim normalleriyle beraber ısınmaya devam ediyoruz. Erkek-kadın herkeste bir menopoz durumu hakim. (Gerçekten olanlara da saygımız sonsuz, Allah onlara daha fazla sabır versin.)

Konuya sıcaklardan girdim de daha üçüncü cümlede menopoza bağladım. Bu yazı nasıl biter, ben nerelere gider de gelirim, bilemem. Daha fazla uzatmadan, konu da hali hazırda kıvama getirilebilecek haldeyken, dallanmaları engelleyerek ÖSS’ye bağlıyorum yazıyı. Hepimize hayırlı olsun.

Her yıl olduğu gibi bu yıl da ÖSS’ye bir buçuk ay kala, bazı gazeteci arkadaşlar sağolsunlar, eski dönemlerin ÖSS şampiyonlarıyla konuşmuş etmişler, şampiyon arkadaşlar da bu yılki adaylara çalışma taktikleri vermiş… Birincisi bu saatten sonra hangi taktik ne işe yarar? Atı alan Üsküdar mı dinler artık?? İkincisi, her yıl her şampiyon aynı şeyleri söyler, aynı “taktikleri” verir. (Ne güzel bir kelimedir şu şampiyon, şampuan gibi, yıka ve çık! Benziyorlar birbirlerine, biri saçınızı temizliyor, saçlarınız da bu sayede havaya giriyor; diğeri zaten havada, haklı ya da haksız-tartışmalı!)  Onlar zamanında hiç ders çalışmamıştır, hep gezmiştir, hep tozmuştur. O bar sizindir, bu kafe bizimdir, akıl karışlarca yüksektedir; amaaaaaaaaaa ÖSS’de birinci olmuşlardır. Biz de yemişizdir, durum bundan ibarettir…. Ve üçüncüsü, bu haberi her yıl düzenli olarak yapan şahıslar konu mu bulamamaktadırlar, gündem çok mu boştur, bilen bana da anlatsın….

*     *     *

Dört yıl kadar önceydi. Taktik ve tik-tak savaşları tarihe karışmış, sınav geçeli epey zaman olmuş, sonuçlar açıklanmış ve tercih kitapçıklarımız posta kutularının üzerindeki yerini almıştı. Biz de bir zaman sonra ÖSYM’ye ne olmak istediğimizi, bir takım yuvarlakları kodlayarak bildirdik. Ve ben Kimya bölümünü kazandım. (Evet ben gezip tozmadım fazla, suçluyum!)  Normal şartlardaki her üniversitenin Fen-Edebiyat Fakültesi’nde bulunan Kimya bölümü, benim de öğrencisi kontenjanından dahil olduğum sevgili okulumda (Kendisi İstanbul Üniversitesi oluyor.) Mühendislik Fakültesi’nde bulunuyordu. Sırf  bu yüzden, başta 60 yaş üzeri yaşlı amca-teyze grubu olmaz üzere, çevremdeki tanıdık-tanımadık herkese “Ne olucan okulu bitirince? Mühendis değilsin, öğretmen değilsin, ne olasın ki sen?” leri açıklamakla geçti dört yılım. Sadece benim değil, pek çok arkadaşımın da öyle geçiverdi yılları. Hala da açıklamaya devam ediyorum zaman zaman birilerine. (Zaten bu bölüm iki önemli misyonu var: Kimyager yetiştirmek ve yetiştirdiği kişilerin “Kimyager nedir, ne değildir? Yenilir mi, kursakta mı kalır?” gibi soruları yanıtlama yetisini kazanmalarını sağlamak.)


Şimdi mezun olmanın arifesinde, yıllar içerisinde pek sevimli bulmadığım bölümümün kıymetini biliyorum. En azından pH benim için, “Sabunda 5.5 olması gereken bir şey!”den daha fazla anlam taşıyor. (Başka örnekler de verirdim ama ukalalık yapmak istemem kimyacı halimle. Ben yazar halimle karşınızda olmalıyım sanırım.) Bundan sonra benim kimyam ne halde olur bilemem ama ileride bir cinayet romanı yazarsam şayet, olabildiğince vahşi olaylar içereceği kesin!

Yazının sonunda, ÖSS’ye girecek olan arkadaşlara ufak bir hatırlatma yapma ihtiyacı hissediyorum: Her ne olursa olsun, gerçekten yapmak isteyeceğiniz meslekleri tercih edin. Yoksa ileriki yıllarda bozulan kimyanızı düzeltmeye çalışırken kimse sizin sesinizi duymayacak, haberiniz olsun.

Nisan'07

Şu ÖSS Dedikleri (2)

ÖSS’nin atlatılmasının ve hiiiiç vakit kaybedilmeden açıklanmasının ardından şimdi sıra şu “tercih meselesi”ne geldi. Hayatın her alanında olduğu gibi, bilmem kaç yüz bin kişi tercihlerini yaparak geleceğini belirlemeye çalışacak.

Bu yıl sinirsiz stressiz bir şekilde ÖSS’ye girerek nasıl bir duygu olduğunu gördüm ve orta halli bir puan alarak 1.6 milyon aday arasındaki yerimi aldım. Şimdi sıra asıl meseleye geldi: Tercihler!! “Nereleri tercih etsek te neler okusak etsek? Hayatımıza nasıl bir yön versek??” derdi sardı dört bir yanımızı… Ne seçimler ne de ülkenin sosyo-ekonomik dertleri-tasaları şu an için bilmem kaç yüz bin kişinin ilgi alanında yer almamaktadır.

Tercih kitapçığı henüz elimize ulaşmadan, özel bir üniversiteden tarafıma “tüzel” olarak yazılmış bir tanıtım mektubu aldım. Elime ulaşan gösterişli zarfın üzerinde  “ÖSS sınavına giren öğrenciler için önemlidir.” şeklinde yer alan cümlenin, anlatım bozukluğuna yenik düşmüş olması, o üniversitenin tercihlerim arasında yer almasını etkileyecektir. “ÖSS sınavı” diye bir şeyin olmaması, ÖSS’nin açılımının “Öğrenci Seçme Sınavı” olması ve dolayısıyla ardı ardına iki defa “sınav” kelimesinin kullanılması sonucunda anlatım bozukluğunun ortaya çıkması şeklinde özetlenebilecek olay, şu an itibariyle belki de benim tarafımdan o üniversiteye karşı yapılmış bir ukalalık olarak tarihe geçecektir. Ama her ne olursa olsun yılların deneyimini paylaşmayı teklif eden bir üniversitenin bu şekilde bir hatayı yapmamasını beklerdim ben. Gerçi olaya “gözden kaçırılmışlık” olarak ta bakılabilir. Her insan hata yapabilir, bu da dikkatlerden kaçmış olabilir… mi??? Olmamalı. Hele ki o kurum bir yüksek öğrenim kurumuysa bu konuya biraz da olsa dikkat etmeli, diye düşünmekteyim.

Tercihlerinizi yaparken nelere dikkat edersiniz; neleri eler, neleri dahil edersiniz; kriterleriniz nelerdir; mutlaka bir yere “kapak atmak” mıdır derdiniz yoksa isteklerinizi karşılayan bir yeri kazanmak mıdır; orasını bilemem. Ama bence böyle bir seçim yaparken ince eleyip sık dokumakta fayda var. Sonuçta zaman akıyor ve geride kalanın ne yazık ki insana faydası olmuyor…

Elinizdeki imkanlar dahilinde, en iyinin sizinle olması dileklerimle…

temmuz'07

9 Aralık 2010 Perşembe

Şu ÖSS Dedikleri

Geçtiğimiz hafta ÖSS sonuçları açıklandı bildiğiniz üzere. Yine sayamadığımız kadar çok birinci çıktı. Ve haliyle Türkiye’de bilmem ne kadar şubesi bulunan dershanelerin hepsi bu yıl ÖSS’de birinci çıkartmış oldular. Ve ne tesadüftür ki bu yıl da her yıl olduğu gibi Türkiye’nin seçkin okullarında öğrenim gören kişilerin arasından çıktı bu birinciler. Onun için de dershaneleri tebrik etmek gerekiyor bu büyük başarıları için! Onlar olmasaydı maazallah Türkiye’de birinci çıkmazdı, çıkamazdı…

Her yıl aynı dönemde, şu sınav sonuçlarının açıklandığı tarihlerde ortalık şöyle bir karışır sonra da durulur ve bir sonraki sınava kadar da değişen pek birşey olmaz. Bir yıl boyunca sinir stres sahibi olan pek çok genç, hayatlarına yön verebilmek için üç küsür saatlik bir sınava girer. Kiminin hayalleri gerçeğe dönüşür kimininki de hüsrana. Şimdi bu noktadan sonra “ÖSS kaldırılmalı, herkes üniversiteli olmalı!” konularına girmeyeceğim. Kimi açıdan adaletsiz de olsa üniversitelere giriş sınavı kaldırılıp ta, pek çok yer gibi onlar da yol geçen hanına dönüştürülmemelidir, kanaatindeyim...

Şimdi şu sınav sistemi içerisinde malumunuz dershaneye gitmeden olmuyor. İyi ya da kötü dershaneye gidilmesi şart! Okulu zaten boşver, orada olan biten bir şey yok; ne varsa dershanede var!! Güzel yurdumun her bir köşesinde adını duyduğunuz ya da duymadığınız pek çok dershane var. Hepsi birbiriyle yarış halinde. Sonuçta bu, onlar için de bir sınav ve çıkardıkları dereceler kadar anılıyorlar. Hatta aslında sınava dershaneler giriyorlar, öğrenciler ise birer elçi!

Üniversite sınavına ya da başka sınavlara hazırlanan bir öğrenciye bir dershanenin takviyesi elbette yararlı olacaktır. Ama bu, sınavı kazanan bir öğrencinin “dershaneye gitmeden kazanamayacağı” anlamına gelmez. Derseniz ki, biz iyi öğretiyoruz, notları zayıf bir öğrenciyi de sıkı bir çalışmayla üst seviyelere taşıyabiliriz; işte o zaman inanırım size. Yoksa zaten Galatasaray Lisesi mezunu bir öğrencinin o sınavda neler yapacağı görmek için sınavı beklemeye gerek yok!

*     *     *

Önümüzdeki sene için ÖSS’ye hazırlık kursu veren dershanelerin fiyatları 1500-30000YTL arasında değişiyor. Hayır sevgili okur, yanlışlıkla bir(kaç) sıfırı fazladan yazmadım. Dershanelerin trajikomik öğretim fiyatları bunlar! Peki 30000YTL’ye bir sene boyunca test çözdürecek olan bir dershane ne yapmaktadır, nasıl bir öğretim politikası izlemektedir? Bu dershaneler kayıt olan öğrencilere kuş mu kondurmaktadır? İki yaprak testin yanında hayatın sırrını da mı vermektedirler? ….

Yazının bütününe baktığınızda “anti-dershaneci” bir tutumda olduğum düşünülebilir. Ama benim asıl anlatmak istediğim sınavlarda başarılı olan öğrencilerin gerek okuldan gerek dershaneden gerekse kendi sosyal çevrelerinden aldıklarıyla başarıyı yakaladıklarıdır. Bunun için de her verileni yememek gerekir.

Yazıyı noktalamadan önce de bir tavsiyem var ÖSS ile alakalı-alakasız herkese: Sınav filmini çok dikkatli bir şekilde izleyin! Sonra da oturup bir kez daha düşünün. Özellikle de ÖSS’de aday olan(!!!) anne-babalara bu tavsiyem, öğrencilere değil….


temmuz'07

8 Aralık 2010 Çarşamba

Onuncu Köye Yolculuk

“İnsanlar sadece yaşadıkları şeylerle ilgili fikir sahibi olabilirler.” demek ne kadar doğrudur? Bir konuda fikrinizin olabilmesi için onunla ilgili illa ki görmüş geçirmiş olmanız gerekli midir? Bu her zaman böyle midir yoksa konusuna-kişisine-durumuna-olay örgüsüne göre değişir mi???
 
Hayatında otobüse hiç binmemiş birinin, otobüsün ne olduğunu bilmediği söyleyebilir misiniz? Söyleyemezsiniz elbet. Söylerseniz de kendinizle çelişirsiniz, sonuçta bu iddia kaldırabilecek bir konu değildir. (Konuyla ilgili olan kişinin standart koşullarda büyütülmüş bir insan olduğunu varsayıyorum sevgili okur. Aksi halde sunduğunuz tezleriniz kabulümdür.Ama şu an istisnaları konumuza dahil etmiyoruz. Anlayışınız için teşekkür ederim.) Derseniz ki, otobüse binmeyen birinin bir otobüs yolculuğu sırasında neler yaşanabileceği hakkında en ufak bir fikri olamaz, işte o zaman iddialar havada uçuşabilir. Bu, tartışmaya açık bir konudur, herkes istediğini söyleyebilir. Bunu yaparken de tedbiri elden bırakmamak gerekir çünkü o otobüs fikrinden yoksun olduğunu düşündüğünüz kişi, belki de bir otobüs firmasının sahibidir. Bu da sizin engin düşünceleriniz için engelleyici bir unsur olarak karşınıza çıkabilir.....

İki kişi arasında yaşanılan-yaşanılmış-yaşanılacak olan olay ya da olaylarla ilişkili
bir konunun, dışarıdan bakıldığında aynadan yansıyormuşçasına görülmesi elbette mümkün değildir. İyi ya da kötü, herhangi bir konuda dillendirilmiş fikir ya da fikirler topluluğu, kişiye göre farklılık gösterecektir. Elbette ki “Keşke göstermese!” dediğimiz de olacaktır bazı olaylar için. Ne yazık ki her zaman her istediğimiz ol-a-mayacaktır. Oldurmak için uğraşmayacaksak zaten neden yaşıyoruzdur? O da ayrı bir konudur, burada daha fazla dallandırılıp budaklandırılmamalıdır…..

Bir konunun “olur” hale getirebilmek için fikir danıştığınız kişilerin söyledikleri ayağınıza takılan taştan beterdir bazen. Tabi bu danışılan kişilerin sıradan insanlar olmadığını “varsayıyorum”. (Yanılıyor muyum? Bilmiyorum.) Peki o kişiler sizin düşmanınız mıdır ki, size söyledikleri sözler sizin düşüncenizle ters düşünce sinir katsayınızın artmasını engelleyemezsiniz. Unutmayın ki hiçbir düşman, söylenenler duymak istemediğiniz sözler olsa da, olayları çözümleyebilecek fikirler vermezler size. Eğer bir kişi sizi sürekli “pohpohluyorsa” işte o zaman bir sorun var demektir. Hem de çok büyük bir sorun!!!!

Son olarak diyeceğim o ki, çevrenizde size “gerçekten” değer veren kişilerin size söyledikleri sözler her zaman seratonin salgılamanıza sebep olmaz. Ama akılcı düşünürseniz, zaman içerisinde “anlık olmayan” desteği gördüğünüzü anlarsınız…

Şunu da unutmayın ki, onuncu köy “Kendini bir şey sanıyor!” denilenlerle dolu…





Nisan'07

7 Aralık 2010 Salı

Kusursuz İnsan Yok-muş!

Konuşmak ne zor şeymiş meğer. İnsanlar konuşa konuşa anlaşırmış ya, yok öyle bir şey. Bizde gereksiz yere konuşmak meziyet olmuş, almış başını gitmiş, gören zaten yokmuş, herkes mutlu mesutmuş-muş-muş…

Ağır sözler altında ezilmek ne denli zor geliyorsa insana, sebepsiz yere susmaların da aynı oranda batma özelliği vardır. İnsanlar genelde durduk yere konuşmayacakları gibi durduk yere susmazlar da. Yenilip yutulan her cümlenin karşılığında susuyorsanız ve sustuğunuz her cümle için birileri kıvranıyorsa karşınızda, bir de ısrarla neden sustuğunuzu soruyorsa dalga geçer gibi, söyleyeceğiniz varsa da söyler misiniz sözlerinizi? Ziyan eder misiniz var ya da yok yere? 

Dilenmemiş özürler her zaman daha anlamlı olmuştur hayatta, bundan sonra da öyle olacaktır. Zaman aşımına uğramış “Kusura bakmayın!”lar, zaman içerisinde epey değişim gösterecektir. Kimse kimsenin kusuruna bakmayacaktır, kusursuz insanın olmadığı bir kez daha kabul edilecektir. Ama her nasıl ki dilenmemiş özürlerin anlamı ne derece büyükse, kusurlara da o derecede bakılmayacaktır.

Büyümek gerekir zamanla, büyümemek için inatlaşmak değil. İçindeki çocuğu yaşatmak ta bir yere kadardır. O çocuk bazı zamanlarda oyun parkında bırakılmalıdır. Taşa takılıp ta düştüğü zaman sokak ortasında, kalkıp ta yarasını temizlemeyi bilmeli insan, ağlayarak evin yolunu tutmayı düşünmemeli.

Bazen olayları biz çok büyütmeyiz, onlar kendiliğinden büyür. Büyüyeceği vardır, zamanı geldiğinde inceldiği yerden kopacağı da tutacaktır belki. Kimse kimseye ne hesap soracaktır, ne söyleyebilecek başka başka sözler bulacaktır. Bakakalınacaktır arkalarından, ellerinden gelebilecekler çoktan yitirilmiş halde olacaktır o an. İşte bu anda mutsuz son kaçınılmazdır… Tabi bu kime-neye-nelere göre mutsuz olacağına bağımlı olarak değişir. Birinin mutsuzluğu bir başkasında pür neşe bir hava yaratabilir, ama bu da sorun değildir, insanlar çoğu zaman böyledir. Üzülmemek gerekir…

Hayat böyle bir şeydir işte, bazen güneş kavurur ortalığı inadına, bazen de sokakları sel götürür ve siz ne yaparsanız yapın ikisinin ortasını asla bulamazsınız…

Nisan'07

Düşler Ülkesinde

Sıcaklar bir yandan, susuzluk diğer yandan, sınavlar, okul, iş, güç, koşuşturma derken bunalıma girmek için pek çok sebebimin olduğu bu günlerde bilmem hangi gezegenle nasılsa nasıl uyumlu bir açı yapan sevgili Venüs sayesinde ufak tefek pürüzlerin haricinde -ki o da olmazsa olmaz ya günlük koşuşturmacalarda- pek bir eğleniyorum. ( Kulak çekip, masalara vurma zamanıdır.)

Bunca koşuşturma arasında kültür aktivitelerine ara verdik mecburen. 15 gündür film izlemeyen ben, su kaynatmaya başlayan bünyemi kendine getirmeye karar verdim tez elden… Bir türlü zaman yaratıp ta sinemaya gidemediğim için “yaşasın teknoloji-evde sinema keyfi” sloganının evin içinde yeteri kadar yankılanmasını sağladıktan sonra mısır-kola ikilisini de yanıma alarak kuruldum televizyonun başına…

Son dönemin favori oyuncularından (oyuncularımdan demek daha doğru olacak sanırım) Kate Winslet’lı Düşler Ülkesi (Finding Neverland) filmini izlemeyi başardım sonunda. 10 gündür; “İzleyemedim, hiç vaktim olmadı, gece uykum vardı, gündüz gezmem lazımdı, okuldu, dersti, sınavdı…” gibi bir sürü bahane sonucunda dvdsine el koyduğum ve mahçubiyet sınırlarını zorladığım arkadaşıma bu hafta sonu yeminli izleme sözü verdiğim filmi izledim. Mutluyum, huzurluyum…

Geçtiğimiz aylarda “Tatil” filmi ile kendisine hayran kaldığım ve hemen ardından “Tutku Oyunları” ile dibimi(zi) düşüren Kate Winslet için izlediğim filmden bu kadar etkileneceğimi hiç düşünmemiştim. Hele ki filmin sonunda “Rosalinda”seyreder gibi ağlayacağımı… Hani öyle sulu-ağlak bir halim de yok ama, tutamadım kendimi. “İnsancıl etki mekanizması” kendini gösterdi. (“Tutamadım kendimi, oturdum zırladım biraz.” demenin süslü hali oldu bu biraz. Çaktırmadığınız için size minnettarım sevgili okur.)

Kate Winslet’ı yeteri kadar göklere çıkardıktan sonra, filmin diğer başrol oyuncusu olan ve bayanların tek geçtiği korsan Johnny Depp’in de hakkını yememek gerektiğini söyleyeyim. Kendi hayal dünyasında yaşayan oyun yazarını başarılı bir şekilde canlandıran Depp,bana göre bazı yerlerde hayal kurma işini biraz abartsa da, yaşadığımız dünyada yeteri kadar kuramadığımız hayallerimizin olmazsa olmaz olduğunu bir kez daha gösteriyor bize. Tabi bununla beraber,tamamen hayalden oluşan bir hayatın değil de; gerçeğe dönüşen hayallerin ardından yeni hayallerle beslenen bir hayatın olması gerektiğini de görüyoruz filmde…

Peter Pan’ın nasıl yazıldığını izlemek ve hayata belki de biraz daha olumlu ve cesaretli bakabilmek için izlenesi bir filmdir Düşler Ülkesi. Bunun haricinde Kate’in de hatrı vardır. Johnny’nin de hakkı yenmemelidir…

İyi seyirler ve mutlu günler sevgili okur…

Haziran'07

6 Aralık 2010 Pazartesi

Kum Saati

Bir kum saati duruyor önümde. Epey oldu başlayalı yeni turuna. Yıllar içinde defalarca çevirip durdum bende herkes gibi… Artık kendi haline bırakmanın zamanı geldi sanırım. Akacak, akacak, akacak ve mutlu son!

“Deja vu” denilen, yaşadığımız bir olayı bir daha yaşıyormuş hissi uyandıran bir kavram var ya hani; sebebi sadece biz miyiz acaba? Kendi kendimizi, istediklerimizi, hissettiklerimizi, yaşamaya değer gördüklerimizi yeniden yeniden yaşıyor muyuz evirip çevirip? Ben kötü bir anı yeniden yaşamış gibi hissedene rastlamadım şimdiye kadar da, o yüzden böyle bir şeyi soruyorum. Arkadaşlar arasında kahkahalar attığınız dakikalara, evde battaniyenize sarılmış mutlu mutlu film izlerkenki anınıza, gece kulübünde çılgınlar gibi eğlenirken çalan şarkının üçüncü dakikasındaki sözlere eşlik ettiğiniz zamana kadar pek çok hoş anı ya da rüya ya da her neyse hep mutlu hissettiklerimiz. Peki ya diğerleri? Göz ardı ettiklerimiz, yok edilmiş değerlerimiz ve bunlara bağlı yaşanmamışlıklarla ilgili olarak neden kimse “deja vu” olmaz? Bu da bizim bilinç altımızdır da bilincimizin üstüne çıkmasına o anda bile izin vermeyiz mi yoksa?

*     *     *

Söyleyecek sözleri söylemekten çekinene, arkasına bakmaktan önüne bakmaya fırsat bulamayana, kahramanlık hikayeleri yaratıp kendi kendini oyalayana denilecek kaç kelime vardır dilinizde? Susmak her zaman erdemli bir davranış mıdır? Evet bazen çevrenizdekileri düşünürsünüz susarken, insanlar olağan yaşamlarını size göre ayarlamak zorunda değildir. Ya da sizin suskunluğunuz başkalarının mutluluğudur. Siz de o şekilde mutlu olursunuz ve her şey bir derece yolundadır. Peki ya sizin susmanız belki bile isteye belki de hesaplarınızın dışında başkalarını yerle bir etme noktasındaysa… Ne olacak o zaman? “Olacağı varmış olmuş.”a bağlamak mı düşecek aklınıza bir gece ansızın? Belki evet belki hayır. O an “deja vu” da olmayacak muhtemelen ve siz kendinizle, kendi halinizle baş başa kalacaksınız…

Kimse tartışmaları sevmez. Adam gibi oturup konuşmak varken, bazen gerçekleri söylememek gerekir. Uzlaşmak medeniyettir, konumun-durumun her ne olursa olsun gerçekler saklanmalıdır. Gülmelerin yerini somurtmuş yüzler almamalıdır. Maskeli hayatlar maskelemeye devam etmelidir kendini. Gerçekler çoğu zaman acıdır, tatlı olduğu zamanlara pek rastlanmamıştır ve insanı oldukça acıtır. Kabullenmesi elbette zordur ama bu, yüzleşmenin gerekliliğini yok etmemelidir, en azından bazı zamanlarda.

*     *     *

Bir kum saati duruyor önümde. Epey oldu başlayalı yeni turuna. Yıllar içinde defalarca çevirip durdum bende herkes gibi… Artık kendi haline bırakmanın zamanı geldi sanırım. Akacak, akacak, akacak ve …

Arşiv Yazısıdır...
Şubat'07

Bardağın Dolu Tarafı

Dün bir arkadaşımdan uzun zamandır oradan oraya gönderildiği yukarıdaki yoğun e-posta adresisayısından belli olan bir ileti aldım.

kra havasında yazılmış kısa bir yazıydı gönderdiği.Yazıya göre bir hastaya beyin nakli yapılacak. Doktor hastanın yakınlarına iki alternatif sunuyor. Eğer hastaya erkek beyni nakledilirse, yüksek bir fiyat ödemeleri gerekiyor. Kadın beyni ise sudan ucuz.

Evet sonunda beklenildiği gibi biri dayanamıyor ve soruyor sebebini. Doktor da evde hazırlanmışçasına cevabını veriyor: "Kadınlar beyinlerini çok kullandıkları için  daha az bir paraya satılıyor beyinleri. Erkekler ise hiç kullanmadıklarından,  0 km bir araçtan farksız bir beyin yapıları var onların.

Bu e-postayı  okuduğumda, hikayeyi yazan kişinin kadın mı yoksa erkek mi olduğunu merak ettim.Öykünün neden yazıldığıyla hiç ilgilenmedim. Yazının sonunda almanız gereken dersi alacaksınız ya da umursamayacaksınız. Onun için yazan kişinin ruh halini çok da önemsemedim. Şimdilik!

er öyküye kadın tarafından bakarsanız gayet hoş bir durum onlar için. Bir erkek hiç düşünmezken kadın, beynini iflasına kadar çalıştırıyor. Ya da erkekler beyinlerini çalıştıramayacak kadar salaklar ve düzelme şansları da yok. Böyle bir şey düşünebilirsiniz ya da düşünmezsiniz.

Peki ya olaya bardağın erkek için dolu tarafından bakarsak, kadınlar her şeye burnunu sokuyor, sazanlığın sınırlarını zorluyorlar. Sonuçta da haliyle normal bir beyin beklemenin imkanı olmadığını düşünebilirsiniz ya da düşünmezsiniz.

Bu olay günlük hayatta da böyle. Herhangi bir şey tamamen sizin zıttınızmış gibi görülebilir ama sizin düşünceniz onu sizin tarafınıza çekmeye yarayabilir.

Otobüsü son anda kaçırabilirsiniz. Durakta küfürler savurarak beklemek yerine birazdan yeni bir otobüsün geleceğini düşünmeniz pozitif ruh halinizi güçlendirecektir. Hem belki bakarsınız gelmesini ummadığınız biri son model arabasıyla önünüzde durarak sizi istediğiniz yere bırakmayı teklif edebilir. Ya da işe giderken yol kenarındaki su birikintisi, birikintiliğinden sıkılıp üzerinizde Nur Yerlitaş'ı kıskandıracak türden bir desen oluşturabilir. "Nur Yerlitaş'ın tarzını sevmiyorum ben." düşüncesinin hemen akabinde söyleyeceğiniz "Allah kahretsin" li, çukuru yergiye sürükleyecek cümleler sizin yeni tarzınızın eskiye dönüşüne yardımcı olmayacaktır.

şünceniz her zaman çevrene farklı bir enerji yayar ve bu çevrenizdeki insanları da etki altına aldığında, bir gün içinde alacağınız verim tamamen sinir katsayınızla doğru orantılı olarak değişir.

Bu oyunu oynamak çoğu zaman işine yaradı. Halen de yarıyor. Arada aksilikler çıkmıyor da değil. Ama onlar da bir şekilde yoluna giriyor.

Olumsuz düşünceler sizi bitirmeden, siz onu yerle bir edin. Yoksa bardağın yarısını dolduran su yere dökülürse bir daha yerden alıp ta doldurma şansınız yoktur.

Arşiv Yazısıdır...
Mart'07

Sevmek Dediğin...

Geçende arkadaşlar arasında hararetli bir tartışma vardı sevmek üzerine.

Bir arkadaş sevgilisinden ayrılmış ama sevgilisi(eski sevgilisi ve kabul ederse yeni arkadaş adayıymış!) bu ayrılığı kabullenmiyormuş. Arada rahatsız ediyormuş.

Hani ya benimsin ya toprağın felsefesi.

İnsanoğlu olarak yok etmeye o kadar alışmışız ki ,  kimilerimize ne kadar kolay geliyor bunu yapmak.

Madem seviyorsun, sevdiğin insanın mutluluğunu istesen daha iyi olmaz mı?

İnsanları “bir çiçeği sever gibi sevmek” huyundan vazgeçmeyi ne zaman öğreneceğiz acaba?

Hadi diyelim ki sen çiçeği seviyorsun. Peki ya çiçek seni sevmiyorsa?

Aman canım ne olacak ki? Sevmiyorsa suyunu vermezsiniz olur biter. Hem ondan başka çiçek mi yok doğada?

Aynen öyle. Doğada sizi sevecek bir çiçek aramak varken, eskisinin solmasını izlemek ne kadar doğru?

Bence vakit kaybetmeden yeni bir çiçeği keşfe çıkın. Şayet bir kaktüs aramıyorsanız, biraz su biraz da güler yüz arayan bir çiçek mutlaka göreceksiniz.

Ve  bulduğunuzda kalbinin ancak hissedebileceği sevgi oranında atabileceğini unutmayın.

Arşiv yazısıdır...

5 Aralık 2010 Pazar

Tam Karşındayım...

Zekirdek yazıları ve senaryoya yetişmeye çalışmaktan blog sayfasını biraz 2. plana attım sanırım. Bundan sonra kısa da olsa birşeyler karalamaya devam edeceğim yine, elimden geldiğince...

Bugünün konusunda geçiş yapmadan önce ufak bir haber olsun benden. Geçtiğimiz yıl Zekirdek'te yayınlanan "Bedel" isimli öykümü senaryolaştırmayı başardım sanırım. Kurgusu ve diyalogları bitirip hikayeden farklı ve "Yok artık!" dedirtecek yeni sonuyla tamamlanan senaryo adıma tastiklendi, şimdi de yapımcılara kendisini beğendirme derdinde. Şu herkesin herşey olabildiği ülkemde bunun olmasını bırakın , beni dinleyecek bir yapımcı çıkmasının bile mucize olması yazmam için engel olmadı ama şu an sadece bekleme aşamasında, olur mu olmaz mı; bilinmezde... Günün birinde "Senaryo Kıvanç Koca" yazısının olduğu bir yapımda yer alırsam bu yazı da güzel bir anı olarak kalır diye tarihe not düşüp asıl yazı konuma geçiyorum.

Geçtiğimiz günlerde müdavimi olduğum Twitter'dan birşeyler kapabileceğim, öğrenebileceğim, izleyicisi olursam "tam süper olacak" lara bakıyordum ve sayfalar arası gezintimde Bora Öztoprak sayfasına ulaştım. Sahne aldığı mekanlardan ve yaptıklarından bahsettiği çok samimi bir sayfası var kendisinin. Benim ilk etapta dikkatimi çeken bu olmadı, isminin altında yer alan web sitesi adresi çekti dikkatimi; siteye girip kurcalamak, karıştırmak, ne var ne yok incelemek istedim her zamanki gibi.

Ünlülerin web sayfalarının kendilerini ifade ettikleri en iyi" mekan" olduğunu düşünürüm hep. Çünkü tüm dünyaya bir "tık" kadar yakındırlar orada ve kendilerini anlatırlar. Bora Öztoprak'ın sitesini tıkladığımda ana sayfadaki linklere şöyle bir bakarken bir şarkı çalmaya başladı. Ve ben Bora Öztoprak şarkılarının hepsini ezbere bilmesem de takipçisi olan ve en azından müzik konusunda gündemin altını üstüne getiren biri olarak "kulak dolgunu" birisiyim ama o şarkıyı duymamıştım. Yeni şarkısı olabileceğini düşündüm ilk etapta ve dinledim. 

Sözleri ve müziği inanılmaz güzel bir şarkıydı. Şarkının adı "Tam Karşındayım". Yazının sonunda dinlemeniz için linkini ve sözlerini de ayrıca paylaşacağım. Benim tahmin ettiğim gibi yeni bir şarkı değil, 2007 yılında çıkan albümünde bulunan ve albüme adını veren şarkıydı ama daha önce hiç duymamıştım. Üzerinden uzun zaman geçmemesine rağmen sanırım zaten her geçen gün kötüye giden müzik piyasasında, yeterli reklamı yapılamadığı ve hak ettiğini göremediği için ben de bu albümü ve şarkıyı duy-a-madım!

Şarkıyı keşfettikten sonra Çiçek Dilligil'den aldığım bilgiye göre şarkı bir yakınlarının ciddi bir hastalığı olduğu dönemde yapılmış -ki zaten "Hadi bakalım oturayım da bir beste yapayım." diye yapılmış olmadığı sözlerinden ve bestesinden belli...

Sonra web sitesini "didikledim" resmen. "Bilmediğim daha neler var?" ın heyecanı sardı ve bildiğim, bilmediğim şarkılarını dinledim. Kaçırdığım ve yakaladığım Bora Öztoprak şarkıları gerçekten de iyi geldi...

Kendisi şu sıralar yurtdışı projesiyle ilgileniyor ve aynı zamanda da Çarşamba günleri Nişantaşı Melon24 , Cuma ve Cumartesi günleri de Cadde Nispet'te "kendi" müziğini yapıyor.

Keşfetmeniz için de, yazının sonunda "Tam Karşındayım." ın sözleri ve şarkıyı dinleyip "didikleyebileceğiniz" web sitesi adresini paylaşıyor, bir daha arayı çok açmamaya çalışacağımı yineleyerek gidiyorum...



    Tam Karşındayım
    Söz: Ömer Teoman
    Beste: Bora Öztoprak


    Senin aklından zorun mu var
    Hayat gerçekten bu kadar mı
    Uğraşma boş işlerle devam et
    Dışarı bi çık bak tam karşındayım

    Neden sıkıldın sorun mu var
    Hayat sahiden çekilmez mi
    Konuşma kapkara yürü git
    Dışarı bi çık bak tam karşındayım

    Bu bir erteleme, tehir
    Ya da ne dersen de
    Bu bir silkelenme, tedbir
    Ah neysen ne

    Elimde iki dua
    Birinde ağız tadım
    Ötekine kanım canım
    Nöbetler tutuyorum
   
Bora Öztoprak Resmi Web Sayfası için TIKLA!