10 Ekim 2010 Pazar

SON KAHVE

Bir Pazar sabahıydı. Hava güzel sayılırdı ama o gün için bir plan yapmamıştık. Kahvaltı yaptıktan sonra gazetelere gömülmüştüm ben. O ise mutfakta masayı toparlamakla ve kendini başka şeylerle oyalamakla meşguldü.
Kahveni nasıl içersin?” diye seslendi mutfaktan. “Her zamanki gibi!” olsun dedim. Her zamanki gibi olacaktı, tadı daha önce içtiğim kahvelerden hiçbirine benzemeyen bir kahve yapacaktı el yordamıyla; biliyordum! Ama ben yine de “her zamanki” dedim böyle alıştığım için…
Kahveleri kısa bir süre içinde hazırlamıştı. İlk yudumu aldığımda aynı kahveyi daha önce de içmişim hissine kapıldım. Nasıl aynı tadı yakaladığını düşündüm ama bulamadım.
Karşıma oturdu ve kendisi için hazırladığı kahveden bir yudum aldı. “Acı olmuş biraz!” dedi. “Tatlı şeyler konuşmayacağız sanırım!” dedim, yüzü asıldı biraz. “Yanılıyor muyum?” dedim, cevap vermedi.
Bir süre öylece kahvesini yudumlayarak baktı yüzüme, anlam veremedim. Söylemek isteyeceklerini tartıyormuş hissi uyandırıyordu bende bu durum ve canım sıkılmaya başlıyordu.

Belirsizlikleri sevmem ben. Herhangi bir konuda net olunmasını severim, bulmaca ve karmaşaları değil! O da biliyordu bunu ve bu yüzden böyle davranıyordu. Söyleyeceği şey her neyse benim hoşuma gitmeyecekti ve madem hoşuma gitmeyecek bir şeyden bahsedecektik daha da sinir olmam için istediğini yapabilirdi.
Kahvemi içmeye devam ediyordum ve hala garip şekilde aynı tatta kahveyi ne zaman içtiğimi hatırlamaya çalışıyordum. Güzeldi tadı bana göre, öyle acı falan değildi. “Kahve güzel olmuş!” dedim. “Tadı acı değil!” Sadece baktı yüzüme, aklından geçenleri okuyamadım o an. Normal şartlarda çok rahat yapabildiğim şeyi yapamadım bu kez, aklından birkaç düşünce geçti, kayboldu ve ben ne olduğunu anlayamadım…

Kısa bir süre sonra O bozdu sessizliği… “Gidiyorum ben!” dedi. Cevap vermedim. Kahvemi içmeye devam ettim. “Sana söylüyorum!”
Nereye gidiyorsun?” O sırada bu cümle çıkmıştı ağzımdan. Çok da mantıksız sayılmazdı ama düşünerek söylememiştim…
Önemli olan nereye gittiğimden çok neden gittiğim! Ama sen bunu bana sormaya tenezzül bile etmiyorsun!”
Kendimi kötü hissetmemi sağlamak için iyi bir cümleydi bu! Düşüncesiz erkek modeli olacaktım! Hatta olmuştum da kabul ettirilme aşamasına gelmiştim.
Öyle mi dersin?”
Suçluymuşum gibi bakıyordu yüzüme. Bağırmamı, gitmemesi için yalvarmamı bekliyor olabilirdi! Yapmayacaktım bunu…
Neden gidiyorsun diye sormuyorum çünkü neden gittiğini biliyorum!”
Kalp atışları hızlanmıştı, hissediyordum bunu. Ağzından çıkacak her cümle karşımda küçülmesine sebep olacaktı. İşte bunu bir ben biliyordum o an…
Gidiyorsun çünkü bir başkası var. Bir süredir var hem de, birkaç aydır mesela. Beraber yemeğe çıkıyor, beraber vakit geçiriyor, aynı havayı solumaya çalışıyor ve aşkı yeniden tadıyorsunuz. Normal şartlarda sabahları zar zor uyanan sen, son zamanlarda bir önceki günden daha güzel olmak için ayrı bir çaba gösteriyorsun. Hem bu sadece benim seni gördüğüm birkaç sabah! Ben yokken beraber uyandığınız sabahlarda nasıl oluyorsun bilmiyorum!… Tavırların, konuşmaların, verdiğin tepkiler bile değişti. Şimdi sen bana ‘İlgisizliğinden oldu bunlar hep! Kendini suçla!!’ palavralarını da hazırlamışsındır ama yorma kendini... Senden önce değişmedi bu kural, senden sonra da değişmeyecek! Şimdi neden benim evimde ve benim yatağımda seninle uyumadığımı anlamışsındır!”
Sustum. Daha söyleyecek çok şey vardı içimde ama sustum. Daha fazla ziyan etmek istemiyordum kelimelerimi ve beni anlamasını beklemiyordum.

Yerinden kalktı, arkasını döndü ve çıktı odadan. Kısa bir süre sonra geri geldi. “İyi bak kendine!” dedi kapıdan, içeri girmeden… Bir şey söylememi bekler gibiydi. Söylemeyecektim…
Çıktı, gitti… Bir başıma kalmıştım koca evde, yalnız… Ve o sırada son yaptığı kahvenin tadının ne kadar tanıdık olduğunu düşünüyordum…


Mayıs’10 // İstanbul
Dip Köşe: Tüm yazılarım için Facebook’taki “Kıvanç Koca Yazıları” sayfasını takip edebilirsiniz…


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder